NuSReT

Aktif Üyemiz

Kıyametin Büyük Alametleri, Deccal, İsrafil’in Sûra Üflemesi, Mahşer Günü ve Ahiret: Cennet ve Cehennem Tasvirleri​

İslam inancına göre kıyamet, sadece bir son değil; aynı zamanda sonsuz bir hayatın başlangıcıdır ve dünyanın düzeni bozulacak, gökler ve yer sarsılacak, insanlık daha önce hiç görmediği bir hakikatle yüzleşecektir; kıyametin büyük alametleri birer birer ortaya çıkarken Deccal fitnesi insanlığı imanın en zorlu imtihanına sürükleyecek, İsrafil’in (a.s) Sûr’a üflemesiyle birlikte bütün canlılık son bulacak ve ardından başlayacak mahşer günü, herkesin dünyada yaptıklarıyla hesap vereceği büyük bir toplanma anı olacaktır; o gün hiçbir mal, makam ya da güç insanı kurtaramayacak, adalet mutlak şekilde tecelli edecek ve insanlar amellerine göre ya cennetin sonsuz nimetleriyle mükâfatlandırılacak ya da cehennemin dehşetli azabıyla yüzleşecektir; cennet ve cehennem tasvirleri bu dünya hayatının aslında ne kadar kısa ve geçici olduğunu hatırlatırken insanı hakikate ve sorumluluğa davet eder ve bu yazıda kıyametin büyük alametlerinden Deccal fitnesine, Sûr’un üflenmesinden mahşer gününün dehşetine ve ahiret hayatının ebedi manzaralarına kadar tüm bu büyük hakikatler birlikte ele alınacaktır.​

kıyamet-.webp

Kıyametin 10 Büyük Alameti​

Kıyametin 10 büyük alameti İslam kaynaklarında “büyük kıyamet işaretleri” olarak geçer ve genellikle insanlık için son dönemin yaklaşmasını bildiren önemli olaylar şeklinde anlatılır. Hadislerde bildirilen bu alametler özetle şunlardır:

1- Deccal’in ortaya çıkması (Tıklayın!)
2- Hz. İsanın (a.s) yeryüzüne inmesi (Tıklayın!)
3- Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkışı (Tıklayın!)
4- Duhan (yoğun dumanın yayılması) (Tıklayın!)
5- Dabbetü’l-Arz’ın çıkması (Tıklayın!)
6- Güneşin batıdan doğması (Tıklayın!)
7- Üç büyük yer çökmesi (doğuda, batıda ve Arap Yarımadası’nda) (Tıklayın!)
8- Ateşin ortaya çıkması ve insanları mahşere sürmesi (Tıklayın!)
9- Sûr’a ilk üfleme (ölüm) (Tıklayın!)
10- Sûr’a ikinci üfleme (diriliş) (Tıklayın!)

Bu alametler gerçekleştiğinde artık dünya düzeni tamamen değişir ve ahiret hayatının başlangıç süreci başlar.

BİLGİ
Bu 10 başlığı konunun devamında okuyabilirsiniz.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

1- Deccal Kimdir ve Deccal'in Ortaya Çıkması

deccal-.webp
Deccal, دَجَلَ “de-ce-le” kökünden türemedir. Yalan söylemek, bir şeyi bir şeye karıştırmak, gizlemek ve örtmek manalarına gelir. Kıyamet saatinin büyük alametlerinden biri de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Deccal ismini verdiği bir şahsın ortaya çıkışıdır. Deccal’e bu isim, hakkı örttüğü ve çok yalan söylediği için verilmiştir.

Deccal’in bir diğer ismide Mesih’dir. Mesih kelimesinin 50 tane manası vardır. Bunların içinde ‘doğru söyleyen’ ile ‘saptıran yalancı’ gibi birbirinin zıddı manalar da vardır! Allah-u Teâlâ iki tane mesih yaratmıştır ki, biri diğerinin zıddıdır. Mesih İsa (Aleyhisselam) doğru söyleyen ve insanlara doğru yolu gösterendir.

Mesih Deccal ise, insanlık için yaratılmış en büyük fitnelerden birisi olup çok yalan söyleyen ve insanları saptırandır. Ona Mesih denme sebebi, iki gözünden birinin silik olması veya yeryüzünün tamamını kırk günde dolaşarak ayak basmadık bir yer bırakmayacak olması da olabilir.

Deccal ise, mübalağalı ism-i fail olup anlamı, görülmemiş ve duyulmamış yalanlar söyleyerek hakkı batıla karıştıran, gerçeği ters çeviren demektir.​

Deccal hakkında Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadislerine baktığımız zaman:

Deccal, Yahudilerden bir adamdır. Bu ümmetin sonunda ortaya çıkar ve hakkı batılla karıştırıp hakkı gizlemeye çalışır. Deccal, taraftarlarıyla yeryüzünü karıştırır ve küfrünü insanlardan gizli tutar.

Deccal, Rab olduğunu iddia eder. İşte bundan dolayı yalancılığı ile isim almıştır. Deccal, insanlara olayları karışık göstermesinden ve batılı örtüp onu süslü göstermesinden dolayı bu şekilde isimlendirilmiştir.

Deccal kendisinin ilahlığını ilan edip, Allah’ın izni ve imtihan gereği olağanüstü şeyler göstererek insanları dinlerinde fitneye düşürecektir! Bazı insanlar onun fitnesine kanıp yolunu saptırırken, Allah, iman edenleri iman üzere sabit kılacaktır. Bu sebeple de mü’minler onun yalan ve fitnesine aldanmayacaklardır.

Daha sonra Allah-u Teâlâ, İsa (Aleyhisselam)’ı indirerek onu ve fitnesini ortadan kaldıracaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Deccal’le ilgili rivayet edilen hadislerden bir kaçını burada zikredersek onu tanımamıza yardımcı olur.​

Deccal Yahudi Milletindendir​

(1) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal, Yahudi’dir, onun çocuğu olmaz! Allah, ona Mekke ve Medine’yi haram kılmıştır!”

Müslim 2927/90

(2) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal, kâfirdir! O kısırdır, çocuğu olmaz! O Medine ve Mekke’ye giremez!”

Müslim 2927/91

(3) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’e İsbehan Yahudilerinden yetmiş bin kişi tabi olacaktır! Onların başlarında ve omuzlarında miğfer vardır.”

Müslim 2944/124

Deccal’in Çıkma Sebebi ve Çıkış Yeri​

(4) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Deccal, doğuda Horasan denilen bir bölgeden çıkar. Yüzleri deri üzerine deri kaplanmış kalkanlar gibi olan bir kavim ona tabi olurlar!”

İbni Mace 4072

Yüzlerinin deri üzerine deri kaplı kalkan gibi olması, Tatarların ve Türklerin vasfıdır. Deccal’in çıkma sebebine gelince, mü’minlerin annesi Hafsa (Radiyallahu Anha) şöyle nakletmektedir.

(5) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal ancak kendisini kızdıran bir şey sebebiyle çıkar. Deccal’i insanlar üzerine gönderecek ilk sebep, onu gazaba getirecek bir kızgınlıktır.”

Müslim 2932/98, 99

Deccal’i kızdıracak şeyin ne olduğunu bilmiyoruz! Mescidu’l-Aksa’nın Yahudi işgalinden kurtulması mı? Yoksa dünyada Yahudilerin yönettiği Hristiyanlara karşı, Müslümanların zafer kazanmasıyla haçlı gücünün yok olması mı? Allah (Azze ve Celle) en iyi bilendir.

Ancak Deccal’i kızdıracak sebebin İslam ümmetinin iyiliğine olan bir iş olduğunu söyleyebiliriz. Allah-u Teâlâ’dan yakın zaferi müyesser kılmasını dileriz. Deccal’in ortaya çıktığı zaman hedefi Medine-i Münevvere olacaktır. Allah-u Teâlâ kendisinin bildiği bir sebepten dolayı orayı korumaktadır.

Muhtemelen Medine o zamanlar İslam ve Müslümanlar için bir kale ve sığınak olacaktır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu hadisinde bunu bize bildirmektedir.​

(6) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“İslam, garip (kimsesiz) başladı ve başladığı gibi kimsesiz hale dönecektir. İslam, yılanın deliğinde kıvrılıp toplandığı gibi iki mescid arasında toplanır.”​

Müslim 232/146

(7) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in hedefi Medine olduğu halde doğu tarafından gelir. Uhud Dağının arkasına iner. Sonra melekler onun yüzünü Şam tarafına çevirirler ve orada helak olur.”​

Müslim 1380/486

(8) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Mekke ve Medine hariç Deccal’in uğramayacağı hiç bir belde yoktur! Oraların her geçidinde koruyucu melekler vardır. Deccal (Medine civarında) çorak bir yere konaklar. Sonra Medine ahalisi ile birlikte üç kere sarsılır. Akabinde her kâfir ve münafık Deccal’e (beraber) çıkar. (Yani ona katılır)”​

Buhari 1758

(9) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Medine’ye Deccal’in korkusu giremez! O gün Medine’nin yedi kapısı vardır ve her kapıda iki melek bulunur.”

Buhari 1757

Deccal’in Sıfatı​

(10) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Allah-u Teâlâ, Âdem’in zürriyetini yarattığından beri yeryüzünde Deccal’in fitnesinden daha büyük bir fitne olmamıştır! Allah’ın gönderdiği her Nebi, ümmetini Deccal’den sakındırmıştır! Ben, Nebilerin sonuncusuyum ve siz de son ümmetsiniz! Şüphesiz ki, o (yani Deccal) sizin içinizde çıkacaktır!”​

İbni Mace 4077

Deccal’i ayırt eden en belirgin özellik; onun sağ gözünün şaşı, sol gözünün sönük ve iki gözünün arasında kâfir yazılı olmasıdır.

(11) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Ben size Deccal’i anlattım hatta onu anlamayacağınızdan korktum. Deccal; ayakları dengesiz ve çarpık, saçı oldukça kıvırcık, bir gözü kör olup ne yüksekçe ne de çukurca olan biridir. Eğer onun durumu size karışık gelirse biliniz ki sizin Rabbiniz kör değildir! Siz ölünceye kadar Rabbinizi göremeyeceksiniz!”​

Ebu Davud 4320

(12) Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanlar içerisinde ayağa kalktı, Allah’ı layık olduğu sıfatlarla övdü. Sonra Deccal’ı zikredip şöyle buyurdu:

“Ben sizi onun şerrinden sakındırıyorum. Nebilerin hepsi kavmini Deccal’in şerrinden korkutup sakındırmıştır. Yemin olsun Nuh da kendi kavmini Deccal’den sakındırmıştır. Ancak ben size hiçbir Nebinin söylemediği bir şey söyleyeceğim. İyi bilin ki Deccal şaşıdır; Allah ise şaşı değildir!”

Başka bir hadiste ise, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“...Muhakkak ki, onun iki gözünün arasında Kâfir yazılıdır. Onun amelini kerih görüp sevmeyen herkes, o yazıyı okur. Yahut her mü’min o yazıyı okur. Bundan sonra şunu kesin olarak bilin ki, sizden hiç kimse ölünceye kadar Aziz ve Celil olan Rabbini göremeyecektir!”​

Buhari 2850, Müslim 2931/169

(13) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Allah’ın gönderdiği hiçbir Nebi yoktur ki, ümmetini Deccal hakkında uyarmış olmasın! Nuh da ondan sonraki Nebiler de kavimlerini uyarmıştır. O sizin aranızda çıkacaktır. Onun işinden hiçbir şey size gizli kalmamıştır. Rabbinizin kör olmadığı size gizli kalmamıştır. Deccal ise sağ gözü şaşıdır.(Diğer gözü ise) sanki içi çıkarılmış üzüm tanesi gibidir.”​

Buhari 7277

(14) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal; ‘ben sizin Rabbinizim’ der. Siz ölünceye kadar Rabbinizi göremezsiniz! O, tek gözü kör biridir. Sizin Rabbiniz kör değildir! Onun iki gözünün arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan yahut olmayan her mü’min o yazıyı okur.”​

(15) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), Deccal’i rüyasında görmüş ve bize şöyle vasfetmiştir:

“Sonra bana bir adam gösterildi. Saçları kıvırcık, sağ gözü şaşı, diğeri içi çıkarılmış üzüm tanesi gibiydi. Ben ‘Bu kim?’ diye sordum. ‘O, Deccal’dir’ denildi.”​

Müslim 169/273

(16) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in sol gözü yoktur! Üzerinde sadece zar vardır ve iki gözü arasında kâfir yazılıdır!”

Müslim 2933/103

(17) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in gözü cam gibi yeşildir.”

Ahmed bin Hanbel Müsned 5/123, 124

(18) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“…Daha sonra sağ gözü şaşı ve çok kıvırcık saçlı, gördüğüm insanlardan en çok Katan’ın oğluna benzettiğim bir adam gördüm. Ellerini bir adamın omzuna koymuş, Kâbe’yi tavaf ediyordu. ‘Bu kimdir?’ diye sordum. ‘Deccal’dir,’ dediler.”​

Müslim 169/274

Deccal, Müslümanların İstanbul’u fethetmesinden sonra ortaya çıkacaktır.

(19) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Rumlar, A’mak yahut Dabık’a ininceye kadar kıyamet kopmaz! O gün onların karşısına yeryüzü ahalisinin hayırlılarından bir ordu çıkar. Saf saf dizildikleri vakit, Rumlar:​

−Bizimle bizden esir alanların arasını boşaltın da onlarla savaşalım, derler.

Müslümanlar:

−Hayır, Allah’a yemin olsun ki sizinle kardeşlerimizin arasını asla boşaltmayız, derler. Bunun üzerine onlarla savaşırlar. Müslümanların üçte biri hezimete uğrar ki, Allah onların tevbesini kabul etmez, üçte biri öldürülür ki onlar Allah katında şehitlerin en faziletlisidir. Kalan üçte biri de fethe devam eder. Onlar asla fitneye düşmezler. İstanbul’u fethederler. Onlar ganimetleri taksim ederken kılıçlarını zeytin ağacına asmışlardır. Bu arada onların içinde şeytan:

−Deccal sizin ailelerinizin arasında çıktı, diye sayha atar. Bu haber yalan olduğu halde çıkarlar. Onlar Şam’a geldikleri vakit Deccal çıkar.​

Diğer bir rivayette ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−Onlar ganimetleri taksim ederken, bir ses ‘Deccal çıktı’ diye nida eder. Onlar da her şeyi bırakıp dönerler.”

A’mak ve Dabık; Suriye’nin Halep şehri yakınlarında iki mevki ismidir.

Müslim 2897/34

(20) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“…Sizden kim Deccal’e yetişirse, ona Kehf Suresinin ilk ayetlerini okusun. Deccal, Şam ile Irak arasında bir mevkide çıkar. Sağa gider ifsat eder, sola gider ifsat eder. Ey Allah’ın kulları! Sebat edin!”

Biz:

−Ey Allah’ın Rasulü! Deccal yeryüzünde ne kadar kalır? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Kırk gün kalır. Birinci günü bir sene gibi, ikinci günü bir ay gibi, üçüncü günü Cuma’dan diğer Cuma’ya kadar, diğer günleri sizin günleriniz gibidir.” (Yani 439 gün)

Biz:

−Ya Rasulallah! O bir senelik günde bir günün namazı kâfi gelir mi? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Hayır, siz o bir senelik gün için namaz vakitlerini ölçerek tayin ediniz!”

Biz:

−Ya Rasulallah! Deccal’in yeryüzündeki hızı ne kadardır? diye sorduk.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Rüzgârın yönlendirdiği yağmur gibidir. Deccal bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar da davetine icabet edip ona iman ederler. Bunun üzerine Deccal semaya emreder onlara yağmur yağdırır, yere emreder onlara nebatat bitirir. O kavmin otlağa çıkmış hayvanları akşam olunca zirveleri en yüksek, böğürleri daha geniş ve memeleri sütten dopdolu olarak dönerler.

Sonra Deccal başka bir kavme gelir, onları davet eder. Onlar Deccal’i reddedip iman etmezler. Deccal onları bırakıp gider. O kavim kuraklığa ve kıtlığa uğramış olarak sabahlar, malları ellerinden gider. Deccal bir harabeye uğrar ve ‘hazinelerini çıkar’ der. Bunun üzerine o harabenin hazineleri, arıların arıbeyinin arkasından takip etmesi gibi onu takip ederler.

Sonra Deccal, gençlik dolu bir adamı çağırır, ona kılıçla vurup iki parçaya ayırır. Her bir parçayı ok atımı mesafesinde uzaklaştırır. Sonra onu çağırır, o genç güler halde yüzü parlayarak gelir. Deccal bu şekilde iken Allah azze ve celle Meryem oğlu İsa’yı gönderir. İsa aleyhisselam, Dimeşk’in doğusunda “Beyaz Minare” denilen mevkide herd ile boyanmış iki parça elbise içinde ellerini iki meleğin kanatlarına koymuş bir halde iner. Başını öne eğse su damlatır, yukarı kaldırsa inci tanesi gibi su bulunur. İsa’nın nefesinin rüzgârını hisseden hiçbir kâfir yaşayamaz! Onun nefesinin rüzgârı göz alabildiğincedir. İsa aleyhisselam, Deccal’i arar, nihayet ona Lüdd kapısında yetişir ve onu öldürür.

Sonra Meryem oğlu İsa aleyhisselam’a Allah’ın Deccal’den koruduğu bir kavim gelir. İsa aleyhisselam, onların yüzünü sıvazlar ve cennetteki derecelerini onlara söyler. Onlar bu durumda iken Allah azze ve celle, İsa aleyhisselam’a:

−‘Bana ait bir takım kullar çıkardım ki onlarla savaşmaya kimsenin kudreti yoktur! Sen kullarımı Tur dağında muhafaza et’ diye vahyeder. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ, Ye’cuc ve Me’cuc kavmini gönderir. Onlar her tepeden süratle inerler. Onların ilkleri Taberiye gölüne uğrar ve içmeye başlarlar. Onların sonları göle uğradıklarında:

−Andolsun ki, bir zamanlar burada su vardı, derler. Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Tur dağında mahsur kalırlar. O zaman onlardan birinin yiyecek olarak bir sığır başı olması, sizden birinin şu anda yüz dinarı olmasından iyidir. Sonra Allah’ın Nebisi İsa aleyhisselam ve ashabı, Allah’a dua ederler. Bunun üzerine Allah azze ve celle Ye’cuc ve Me’cuc kavminin boyunlarına negaf denilen kurtlardan gönderir. Hepsi de tek bir kişinin ölmesi gibi ölü olarak sabahlarlar.

Sonra İsa aleyhisselam ve ashabı yeryüzüne inerler. Yeryüzünde onların cesetlerinden ve pis kokularından dolmamış bir karış dahi yer bulamazlar. Sonra İsa aleyhisselam ve ashabı yine Allah’a dua ederler. Allah azze ve celle develerin boyunlarına benzeyen kuşlar gönderir. Kuşlar onların cesetlerini Allah’ın dilediği bir yere taşırlar. Sonra Allah azze ve celle bir yağmur gönderir, balçıktan ve kıldan yapılan hiçbir ev kalmaz, hepsi dümdüz olur. O yağmur yeryüzünü yıkar, hatta ayna gibi yapar.

Sonra yeryüzüne:

−‘Meyvelerini, nebatatını bitir bereketlerini getir’ denilir. O vakit, bir topluluk, cemaat tek bir nar meyvesinden yerler ve onun kabuğunda gölgelenirler. Sütler de bereketlenir. Sağmal bir devenin sütünden büyük bir kalabalık içerler, sağmal bir ineğin sütünden bir kabile içer, sağmal bir koyunun sütünden bir oymak içer. Onlar bu şekilde iken Allah-u Teâlâ tatlı bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr onların koltuk altlarından girer, her mü’min ve Müslümanın ruhunu kabzeder ve insanların en şerlileri kalır. Onlar eşeklerin ilişkiye girmesi gibi insanların gözü önünde ilişkiye girerler.”

Müslim 2937/110, Tirmizi 2341

(21) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in tek gözü kördür. Onun yanında cennet ve ateş benzetmesi vardır. Onun cennet dediği ateşin ta kendisidir…”

Müslim 2934/104

(22) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal çıktığında kendisiyle beraber cennet ve ateş vardır. İnsanların ateş olarak gördükleri soğuk bir sudur. İnsanların su olarak gördükleri ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim ona yetişirse ateş olarak gördüğüne gitsin, çünkü o soğuk ve tatlı bir sudur.”

Buhari 3264

(23) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Ben, Deccal ile beraber olanı ondan daha iyi bilirim. Onun yanında akar iki nehir vardır. Onlardan biri dış görünüş itibarıyla beyaz bir sudur, diğeri alevlenmiş bir ateştir. Sizden biri ona yetişirse ateş olarak gördüğü nehre gelsin. Sonra başını daldırıp ondan içsin, çünkü o, soğuk bir sudur. Deccal’in sol gözü yoktur, üzerinde kalın bir perde vardır. İki gözü arasında kâfir yazılıdır. Okuması olan olmayan her Müslüman o yazıyı okur.”

Müslim 2934/105

(24) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Kim, Deccal’i duyarsa ondan uzak dursun! Allah’a yemin olsun ki, bir adam ona kendisinin mü’min olduğunu sanarak gider, onun attığı şüphelerden ona tabi olur!”

Ebu Davud 4319

(25) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal kendisine haram olduğu halde Medine geçitlerine gelir. Medine yakınlarındaki bir takım çorak toprağa konaklar. O gün insanların en hayırlısı olan yahut hayırlılarından biri olan bir kimse ona şöyle der:

−Şahidlik ederim ki, sen Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bize bahsettiği Deccal’sin! Deccal insanlara:

−Bunu öldürsem sonra da diriltsem, benim rabliğimden şüphe eder misiniz? der. İnsanlar da:

−Hayır, derler. Onu öldürür, sonra diriltir. O genç:

−Allah’a yemin olsun ki, bugün senin hakkında daha fazla kanaat sahibiyim, der. Bunun üzerine Deccal onu öldürmek ister ama buna güç yetiremez!”

Buhari 6981

(26) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Deccal zuhur eder. Mü’minlerden bir adam ona doğru yönelir. Deccal’in askerleri:

–Nereye gitmek istiyorsun? diye sorarlar. O genç:

−Şu çıkana gidiyorum, der. Onlar:

−Yoksa sen bizim rabbimize iman etmiyor musun? derler. O genç:

−Rabbimizde gizlilik yoktur, der. Bunun üzerine:

−Onu öldürün, derler. Sonra onlardan bir kısmı diğerlerine:

−Rabbiniz kendisinin haberi olmadan birini öldürmenizi yasaklamadı mı? derler. Onu Deccal’e götürürler. Mü’min onu gördüğü vakit:

−Ey insanlar! Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bize haber verdiği Deccal’dir, der. Deccal emreder, o mü’min karnı üzere yere yatırılır. Döve döve sırtı ve karnı genişletilir. Deccal:

−Bana iman etmiyor musun? diye sorar. O mü’min:

−Sen çok yalancı Mesih Deccal’sin, der. Deccal emreder, o mü’min başının ortasından iki ayağının arası ayrılana kadar testere ile kesilerek ayrılır. Sonra Deccal bu iki parça arasında yürür. Sonra:

−Kalk, der. O mü’min dikilerek eski halini alır. Sonra Deccal:

−Bana iman etmiyor musun? diye sorar. O mü’min:

−Senin hakkında ki, kanaatimi artırmaktan başka bir şey yapmadım, der. Sonra:

−Ey insanlar! Deccal bunu benden başka hiç kimseye yapamayacaktır, der. Onu kesmek için Deccal tutar, boynu ile köprücük kemiği arası bakır bir levha haline gelir. Onu elleri ve ayaklarından tutar ve onu atar. İnsanlar onu ateşe attığını sanırlar, ancak o genç, cennete atılmıştır.”

(27) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Bu mü’min, âlemlerin Rabbi katında şahadeti en yüce olandır.”

Müslim 2938/113

Deccal’in Çıkacağını Gösteren İşaretler​

(28) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Deccal’in çıkmasından önce üç şiddetli yıl olur. İnsanlar o yıllarda şiddetli kıtlığa maruz kalırlar. Sonra ilk yıl Allah semaya emreder, sema yağmurun üçte birini hapseder tutar. Yere emreder, yer nebatının üçte birini hapseder tutar. Sonra ikinci yıl Allah semaya emreder, yağmurunun üçte ikisini tutar. Yere emreder, nebatının üçte ikisini tutar. Sonra üçüncü yıl Allah semaya emreder, yağmurunun tamamını tutar, bir damla yağmur düşmez. Yere emreder, nebatının tamamını tutar, hiç yeşillik bitmez! Allah’ın dilediği hariç, çift tırnaklı (geviş getiren) helak olmayan hiç hayvan kalmaz!”

Denildi ki:

−O zaman insanlar ne ile yaşarlar? Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Tehlil, tekbir, tahmid onlar için yiyecek yerine geçer.”

Tehlil; ‘La ilahe illallah’ demektir.

Tekbir; ‘Allah-u Ekber’ demektir.

Tahmid; ‘Elhamdulillah’ demektir.

İbni Mace 4077

(29) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Ahlas fitnesi, insanların birbirinden kaçması, malının ve ehlinin yağma edilmesidir. Sonra bolluk fitnesi olacak. Bu fitnenin dumanı benim Ehl-i Beyt’imden, benden olduğunu iddia eden bir adamın ayaklarının altına kadar varacak, hâlbuki o benden değildir! Gerçekte benim dostlarım muttakilerdir. Sonra insanlar, eğreti düzgün olmayan, nizamsız bir adamın başına toplanacaklar.

Sonra düheyma fitnesi olacak ki bu ümmetten dokunmadığı kimse kalmayacak! Fitne bitti denildiğinde devam edip yaygınlaşacak. O fitne içerisinde, kişi mü’min olarak sabahlayacak, akşama kâfir olarak çıkacaktır. Hatta insanlar iki ayrı gruba ayrılacaklardır. Biri nifaksız iman grubu diğeri imansız nifak grubudur. Böyle olduğu zaman, o gün yahut ertesi gün Deccal’i bekleyin.”

Ebu Davud 4242

(30) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Beytü’l-Makdis’in imar edilmesi Yesrib’in harap olmasına, Yesrib’in harap olması Rumlarla Müslümanlar arasında harp çıkmasına, harbin çıkması İstanbul’un fethine, İstanbul’un fethi Deccal’in çıkmasına işarettir.”

Yesrib; Medine’nin eski adıdır.

Ebu Davud 4294

Beytü’l-Makdis’in imarı, Allah’ın izniyle Yahudi işgalinden kurtulmasından sonra Müslümanların eliyle olacaktır. Mukaddes topraklar, o zaman hilafet yurdu olacaktır.

(31) Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunu şöyle bildiriyor:

“Ey Havale’nin oğlu! Mukaddes topraklara hilafetin indiğini görürsen; insanlara zelzeleler düşünce ve kederler, büyük hâdiseler benim şu ellerimin senin başına olan yakınlığından daha yakındır.”​

Ebu Davud 2535

Deccal’in Biyografisi ve Yapacağı Şeyler​

1) Deccal, Yahudi’dir!
2) Deccal, Kâfirdir!
3) Deccal, Kısırdır!
4) Deccal, İnsanı Öldürüp Diriltir!
5) Deccal, Çok Kuvvetlidir!
6) Deccal, Cüsse Bakımından İnsanların En Büyüğüdür!
7) Deccal, Çok Hızlıdır!
8) Deccal, Kalın Boyunludur!
9) Deccal’in Alnı Açıktır!
10) Deccal, Kırmızı Yüzlüdür!
11) Deccal, İri Yarı Biridir!
12) Deccal, Kısa Boyludur!
13) Deccal’in Bacakarının Arası Açıktır!
14) Deccal, Sevimsizdir!
15) Deccal, Gençtir!
16) Deccal, Çukur ve Tümsek Olmayan Bir Halde Silme Düzdür!
17) Deccal’in Saçı Oldukça Kıvırcıktır!
18) Deccal’in İki Gözü Arasında Kâfir Yazılıdır!
19) Deccal’in Gözü Cam Gibi Yeşildir!
20) Deccal’in Sağ Gözü Kör veya Şaşıdır!
21) Deccal’in Sol Gözü Sönük veya İçi Çıkartılmış Üzüm Tanesi Gibidir!
22) Deccal’in Ayakları Dengesiz ve Çarpıktır!
23) Deccal’in Yanında Akar İki Nehir Vardır!
24) Deccal, Gökyüzüne Emrettiğinde Yağmur Yağar!
25) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Sebze ve Meyve Çıkar!
26) Deccal, Toprağa Emrettiğinde Hazinelerini Çıkartır!
27) Deccal, Hayvanların Memelerindeki Sütünü Artırır!
28) Deccal, Sebzelerin ve Meyvelerin Bereketini Artırır!
29) Deccal’in Yanında Ekmekten ve Etten Dağlar Vardır!
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

2-Hz. İsa’nın (a.s) yeryüzüne inmesi

Ümmet-i Muhammed (a.s.m.) birçok yönleriyle övülen bir millettir. Kur’ân’da da diğer İlâhî kitaplarda da övülmüştür.

Hz. İsâ, İncil’de, bu ümmetin övgü dolu sıfatlarını gördüğünde, onlardan eylemesi için Allah’a duâ etmiş, Allah da onun duâsını kabul etmiştir. Günü geldiğinde müceddit olarak yeryüzüne inmesi bunun içindir.(6)

Âlimler, İsâ Aleyhisselâmın yeryüzüne inişinin Kitap, Sünnet ve icma ile sabit olduğunu(7) ve bunun mütevatir hadislere dayanan bir inanç meselesi haline geldiğini, inkâr edenin küfrüne hükmedileceği kanaatine varmışlardır.(8)

Şevkânî’ye göre, İsâ Aleyhisselâmın yeryüzüne ineceğini bildiren hadislerin toplamı 29’u bulmakta ve tevatür derecesine ulaşmaktadır.(9) Sahih-i Müslim’de de aynı kayıt vardır.(10) Şöyle der:
“Beklenen Mehdî, Deccal hakkında rivayet edilen hadisler olduğu gibi Hz. İsa bin Meryem'in (a.s.) ineceği hakkındaki hadisler de tevatür derecesine ulaşmıştır.”(11)
İbni Kesir Tefsirinde, Zuhruf Sûresinin 61. âyetinde geçen İsa Aleyhisselâmın Kıyamet alâmeti oluşu hakikatini açıklarken, onun Kıyamet kopmadan önce ineceğini bildiren rivayetlerin tevatür derecesine geldiğini bildirmektedir. Şeyh Abdülfettah Ebû Gudde de, Hz. İsa’nın yeryüzüne inip Deccalı öldürüceğine dair rivayetlerin tevatür derecesini bulduğunu belirtir.(12) Allame muhaddis Kittânî’nin de Nazmü’l-Mütenâsır isimli eserinde(13) aynı görüşleri savunduğu görülür.

İbni Hacer’in Fethu'l-Barî'sinde de, Hz. Mehdînin bu ümmetten olacağı, Hz. İsa'nın (a.s.) onun arkasında namaz kılacağıyla ilgili hadislerin mütevatir oldukları kaydı da yer almaktadır.(14)

Sadeddin Taftazanî de, Şerhu'l-Makasıd’ında, Hz. İsa'nın inişiyle ilgili birçok sahih hadis bulunduğunu ve bunların mütevatirü'l-mânâ olduğunu kaydeder.(15)

Bir kısım âyet ve hadislerde, kıyamet alâmetlerinin anlatıldığını görürüz. Bunlar hadis kitaplarında olsun, İslâm âlimlerinin eserlerinde olsun, "Kıyamet alâmetleri" başlığı altında toplanmıştır. Bu alâmetlerden biri de, Hz. İsa'nın yeryüzüne inmesidir. Yani İsa Aleyhisselâm, Kıyamet kopmadan önce yeryüzüne inecektir. Cenab-ı Hak, bir âyetinde, "İsa'nın inişi kıyamet alâmetlerindendir."(16) buyurarak bu hakikate işaret etmiştir. Resûl-i Ekrem de (a.s.m.), birçok hadislerinde, Hz. İsa'nın ineceğini bildirmişlerdir. Bunlardan bir kısmı şöyledir:
"Sizler on alâmeti görmedikçe hiçbir zaman kıyamet kopmaz. ... Biri de İsa Aleyhisselâmın inmesi..."(17)

"Hayatım Kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa'nın adaletli bir hâkim olarak içinize inmesi yakındır."
(18)

Bilindiği gibi, Hz. İsa, gökyüzünderi ve üçüncü hayat tabakasında bulunmaktadır. Bizim gibi yiyip içmeye, beşerî bir kısım ihtiyaçlara gerek duymamakta, nuranî, yıldız misal, melek gibi bir hayat sürmektedir. Peygamberimizin, “Hz. İsa âhir zamanda gelecek, şeriat-ı Muhammediye ile amel edecek.”(19) müjdesi gereğince yeryüzüne bir insan olarak inecektir.

Mâdem hikmet-i İlâhiye onun yeryüzüne inmesini gerekli görmektedir. Öyleyse çok önemli bir kısım vazifeler yapmalıdır. Bunların bir kısmını sıralayalım:

Hz. İsa' nın Faaliyetleri

a. Hz. Mehdî’ye Tâbî Olması


Hz. İsâ geldiğinde islâm şeriatıyla amel edecektir. "Eğer İsa hayatta olsa, bana uymaktan başka birşey yapmaz."(20) buyuran Allah Resûlü, Müslim'de yer alan bir hadislerinde de onun Sünnet-i Seniyyeye tâbi olacağını açıkça belirtmektedir.(21)

İmam-ı Nevevî, "Hz. İsâ, ümmet-i Muhammed’e ayrı bir peygamber olarak değil, şeriat-ı Mahmmediyeyi tatbik etmek için gelecektir."(22) der.

İmam-ı Rabbanî de (r.a.), Hz. İsa’nın yeryüzüne inip peygamberlerin sonuncusu Resûlullah Efendimizin (a.s.m.) şeriatına tâbi olacağını söyler.(23)

Kadı İyaz ise, onun halkın terk ettiği Şeriat hükümlerini ihya etmek için ineceğinin sahih hadislerle sâbit olduğunu belirtir.(24)

Bilindiği gibi Hz. Muhammed (a.s.m.) hâtemülenbiyadır, yani son peygamberdir. Böyle olunca Hz. İsa'nın yeni bir peygamber olarak değil, ancak Resûl-i Ekreme ümmet olarak gelmesi ve Şeriat-ı Muhammediyeye göre amel etmesi düşünülebilir. Âlimler derler ki:

"Hz. İsa, Şeriat-ı Muhammediyeyi tekrar ve tecdidle görevlidir. İslâmla amel edecek tek peygamber, Hz. İsa'dır. O, dinin hor ve hakir görüldüğü, itildiği bir zamanda gelip âdil bir hâkim olarak vazife yapacaktır. Yeryüzüne inmeden önce o günün şartlarında İslâmla ilgili gerekli her türlü bilgiyi öğrenmiş olarak gönderilecek ve geldiğinde bunları tatbik edecektir."(25)

Tevatür derecesinde olan Hz. İsa'nın Hz. Mehdî'nin arkasında namaz kılması(26) tarzındaki hadisler de onun İslâma tâbi olacağını göstermektedir. Bu konuda birçok rivayet vardır. Bir kısmı şöyledir:
“Hz. Mehdî imam olur, Hz. İsa da ona uyar.”(27)
Buharî ve Müslim'deki diğer bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulur:
"İmamınızın sizden olduğu bir anda Meryem oğlu İsa, yanınıza inip namazda ona uyduğunda ne yaparsınız?"(28)
Ahmed'in Cabir'den rivayet ettiği Müsned’de yer alan bir hadis-i şerifte, Hz. İsa'ya, “İmamete geç, ey Ruhullah.” diye namaz kıldırması teklif edilince, “Sizin imamınız öne geçsin ve namaz kıldırsın.” diyeceği belirtilir.(29)

Konuyla ilgili rivayetlerden birisinde de şöyle buyurulur:
“İsa bin Meryem'in (a.s.) sabah şafağının attığı bir sırada Beyt-i Makdis'e ineceği vakte kadar, bu ümmetin içinde hak için çarpışan bir cemaat muhakkak bulunacaktır. İsa bin Meryem (a.s.) Hz. Mehdî'nin yanına iner. Kendisine, ‘Geç öne ey Allah'ın peygamberi! Bize namaz kıldır!’ denilir. O da, ‘Hayır, Allahu Teâlanın bir ihsanı olarak siz birbirinizin emiri kılınmışsınızdır.’ der.”(30)
İbni Mâce’de Ebû Ümame’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte ise imamlık Hz. İsa’ya teklif edilince o, “Sen geç, bu görev sana verildi” der.

Konuyla ilgili diğer bir rivayet de şöyledir:
“Hz. Mehdî, mü’minlerle beraber Beytü’l-Makdis’te sabah namazı kılarken o sırada nüzûl eden İsa’yı (a.s.) öne geçirecek ve Hz. İsa, ellerini onun omuzlarına koyarak, ‘Namazın kàmeti senin için getirilmiş, bu yüzden sen kıldır.’ diyecek ve nihayet Hz. Mehdî, İsa (a.s.) ve mü’minlere imam olarak namazı kıldıracaktır.”(31)
Fıkhü'l-Ekber Aliyyü'l-Karî Şerhinde ise mesele biraz daha netleştirilir:
"İsa Aleyhisselâm, Mehdî (r.a.) ile buluşacak. Bu arada namaz kılınacak. Mehdî namazı kıldırması için İsa Aleyhisselâma işaret edecek, fakat İsa Aleyhisselâm, 'Bu namaz senin için kılınıyor' diyerek mazeret belirtecek ve 'Sen bu namazı kıldırmaya benden daha lâyıksın' diyecek. İsa Aleyhisselâmın Hz. Peygamberin şeriatına uyduğu ortaya çıkması için Mehdî'ye uyacak, böylece beraber namaz kılacaklardır."(32)
Hz. İsa'nın namazda Hz. Mehdî'ye uyması şeklindeki bütün bu rivayetler, onun İslâma tâbi olacağını göstermektedir. Yani Hz. İsa yeni bir dinle gelmeyecektir. Ayrıca Hristiyanlıkla İslâmiyetin ittifak edeceğine, hakikat-i Kur’âniyenin metbûiyetine ve hâkimiyetine işaret etmektedir.(33)

Hz. İsa’nın Şeriat-ı Muhammediye ile amel etmesinin bir sırrı da şöyle tecellî etmektedir: Âhirzamanda tabiat felsefesinden kaynaklanan küfür cereyanı ve Allah’ı inkâr fikrine karşı İsevîlik, hurafelerden arınıp İslâmiyete dönüşecek ve İsevîliğin şahs-ı mânevîsi vahy-i semavî kılıncıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürecektir. Yani Hz. İsa, İsevîliğin şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı, yani onun yaydığı Allah’ı inkâr fikrini öldürecektir.(34)

b. Hristiyanlığı Hürafelerden Arındırması


Hz. İsa'nın diğer önemli bir vazifesi de, az önce kısaca temas ettiğimiz gibi Hristiyanlığı sonradan içerisine sokulan birkısım hurafelerden, bilhassa teslisten arındırması, Tevhide dönüştürmesidir. Çünkü çağın, ilmin, insanî ve medenî duyguların bunca gelişmesi karşısında insaf ve hakperestliği esas alan insanlarca, Hristiyanlığın eski haliyle ayakta kalması mümkün değildir. Ya sönüp gidecek, ya da asliyetine dönüşecek, hurafelerden arınacaktır.

Bir kısım inkılâplardan geçen Hristiyanlık, önce Prutluğa, sonra mutlak dalâlete düşerken, bir kısmı ise Tevhide yaklaşmış, onunla teneffüs etmeye başlamıştır. Birinci ve İkinci Cihan Savaşlarından itibaren, bilhassa son yıllarda yeni birkısım değişikliklere uğrayan Hristiyanlık teslisten Tevhide geçişin sancılarını yaşamaktadır. Hristiyan bir grup tarafından çıkarılan ve sekiz milyon insana hitap eden "Plain Truth" dergisi, teslisin Hristiyanlığa sonradan ilâve edildiğini açıkça söyleyebiliyor. Nice rûhanî, Hz. Muhammed'in (a.s.m.) peygamberliğini kabul etmekte tereddüt etmediklerini ifade edebiliyor. Vatikan gibi bir yerde bile Michael Lelong isimli Müslümanlarla Münasebetler Bölümü Başkanının bunu açık açık belirtmesi, bu yolda büyük mesafe alınmış olduğunu göstermiyor mu?

d. Küfrü Yok Etmesi

Hz. İsa küfre çetin bir savaş açar. Küfür, kendisinde onun karşısında durabilecek tâkât bulamaz. Rivayete göre, “onun nefesini duyan her kâfir ölecek, nefesi de gözün görebildiği mesafeye kadar ulaşacaktır.”(35) Yani o, İslâmın hayat verici hakikatlerini bayrak edindiği için, o müdellel hakikatler karşısında hiçbir küfrî görüş dayanak noktası bulamayacak, yıkılmak zorunda kalacaktır.

Hz. İsa’nın küfrü yok etmesi demek, küfrün temsilcisi olan Deccalı ve inançsızlığa dayanan köhne sistemini ve şahs-ı mânevîsini yerle bir etmesi demektir.

c. Barışı Sağlaması

Yeryüzünde kırk yıl adaletli bir idareci olarak kalan Hz. İsa,(36) barışı da hâkim kılacak, -barış hâkim kılındığı için de- kılıçları tırpan olarak kullanacaktır.(37)

Evet, onun döneminde kılıçlar kınına girecek, silah kullanmaya gerek kalmayacaktır.

İsa Aleyhisselâm, yeryüzünde kaldığı süre içerisinde, her türlü kötülüğün kaynağı olan küfrü yok ederken, onun yerine bütün güzelliklerin kaynağı olan îmanı yerleştirecektir. Böylece îmanın gereği olan adalet, eşitlik, bolluk, huzur ve saadet boy gösterecektir. Rivayetlerde bu gerçeklere bir bir dikkat çekilir. O geldiğinde "düşmanlıklar, boğazlaşmalar, kıskançlaşmalar yok olacak,"(38) gerçek huzur ve saadet ortamı teşekkül edecek, “Tek bir secde dünya ve içindekilerden hayırlı görülecek.”(39)

Evet, o dönemde insanlar öylesine düzelecek, îmanları öylesine kuvvetleşecek ve hayırlı amellere öylesine koşacaklar ki, tek bir secdeyi dünya ve içindeki herşeyden daha üstün tutacaklar.(40)

Şu rivayet de o günki mânevî atmosferi göstermesi bakımından oldukça enteresandır:
"İsa bin Meryem, ümmetim içinde bulunacak, adaletli bir hâkim ve âdil bir imam olacak. Haçı kırıp ezecek ve domuzu öldürecektir. Cizyeyi kaldıracak, zekâta ise dokunmayacaktır. Artık ne koyun, keçi, sığır sürüsü, ne de deve sürüsü üzerine zekât memuru çalıştırılmayacaktır. Düşmanlık ve kin kaldırılacaktır. Zehirli olan her hayvanın zehri sökülüp alınacaktır. Hattâ küçük oğlan çocuğu, elini yılanın ağzına sokacak da yılan ona zarar vermeyecektir. Küçük kız çocuğu da arslanı kaçmaya zorlayacaktır da arslan ona zarar vermeyecektir. Kurt, koyun-keçi sürüsü içinde sürünün köpeği gibi olacaktır. Kap suyla dolduğu gibi yeryüzü barışla dolacaktır. Din birliği de olacak, artık Allah'tan başkasına tapılmayacaktır. Savaş da ağırlıklarını (silâh ve malzemelerini) bırakacak."(41)
Müslim’de yer alan bir rivayette de aynı şekilde onun, "domuzu öldüreceği, haçı kıracağı, cizyeyi kaldıracağı"(42) belirtilmektedir.

Bu ve diğer rivayetlerde geçen haçı kırma, Hz. İsa’nın, akla, ilme ve hakikate ters hurafelerle aslı değiştirilen Hristiyanlığı bunlardan arındırıp İslâmiyete dönüştüreceğine, teslisten kurtaracağına işaret eder.

Cizyeyi kaldırması ise, zamanında malın bollaşacağını gösterir. O geldiğinde mal öylesine bollaşır ki, cizye almaya bile gerek kalmaz. Bunu, Hristiyanların, İslâmı kabul edecekleri şeklinde yorumlayanlar da vardır. Çünkü Müslüman olanlardan cizye alınmaz.

Zehirli hayvanların zehirlerinin alınması, kurtla kuzunun bir arada gezmesi gibi ifadeler barış atmosferinin belirtileridir. “Savaş da ağırlıklarını, yani silah ve malzemelerini bırakacak” ifadelerinde olduğu gibi.

d. Deccalı Öldürmesi

Hz. İsa'nın en büyük muvaffakiyetlerinden biri ise, Deccalı öldürmesidir. Hz. Mehdî’yle birlikte bunu gerçekleştirecektir.

Deccal'ın çıkışı, icraatı nasıl dehşetliyse, öldürülmesi de o ölçüde önemli ve sevindiricidir.

Rivayete göre Resûl-i Ekrem (a.s.m.) Miraca çıktığında Hz. İsa'yla görüşmüş; Deccal söz konusu olmuş ve Hz. İsa şöyle demişti:
"Rabbim bana Deccalın çıkacağını haber verdi. Yanımda kadib ağacından yapılmış iki ok bulunacak. Deccal onları görünce kurşunun erimesi gibi eriyecektir."(43)
Bu hakikati, Resûl-i Ekrem Efendimiz de (a.s.m.) şöyle haber vermiştir:
"Allah'ın düşmanı olan Mesih-i Deccal, İsa Aleyhisselâmı görünce, tuzun suda eridiği gibi erir. Hz. İsa, onu terk edip bıraksa bile helâk oluncaya kadar eriyip gidecektir. Lâkin Allah, onu bizzat İsa Aleyhisselâmın eliyle öldürür."(44)
Diğer birkaç rivayet de şöyledir:
“İsa (a.s.) gökten inecek, Deccalı öldürecek veya Hz. Mehdî’nin Deccalı öldürmesine yardım edecek.”(45)

“Mehdî, İsa (a.s.) ile beraber çıkacak, Filistin topraklarında Bab-ı Lüdd’e Deccalı öldürecek, Mehdî’nin Deccalı öldürmesine yardım edecektir."(46)
Acaba bu hakîkat nasıl tecellî edecektir?

Önce Deccal çıkar, kademe kademe plânladığı sinsî icraatını yapmaya başlar. Istıraplı bir dönem başlar. Son derece sıkıntılı günler yaşanır.(47)

Evet, onun döneminde mü'minler şiddetli sıkıntı ve açlık çekerler. Afik Akabesine veya Şam'daki Duhan tepesine sığınmak zorunda kalırlar. İşte böyle bir zamanda Hz. İsa bir sabah namazı vakti gelir, Deccal onu görünce kurşunun eridiği gibi erir.(48)

Deccalın öldürüleceği yerin Afik Akabesi olması da enteresandır. Hz. İsa burada şeytanla mücadele etmiş, sonunda Cenab-ı Hakkın yardımıyla gâlip gelmişti. Aynı yerde aynı şekilde Deccalı mağlup edecektir.(49)

İsa bin Meryem, iki eli iki meleğin omuzunda olarak Şam'ın doğusundaki minareye inecektir. Nefesinin ulaştığı her kâfir ölecektir. Deccalı da arayıp bulacak ve Lüd* kapısında öldürecektir.(50)

İbni Kesir'in belirttiğine göre Hz. İsa, hakkı temsil etmektedir. Gün gelecek, onun sayesinde hak kuvvet bulacak ve Deccalizmi mağlup edecektir. Hadiste Lüd kapısının özellikle zikredilmesi İslâmın Yahudîlere (Deccal da Yahudîdir) galebe çalacağını göstermektedir. Çünkü Yahudîler en geniş şekliyle Deccalizmi temsil etmektedirler ve Lüd onların hâkimiyeti altında bulunmaktadır.(51)

Fitneyi uyandırmak ve hâkimiyet kurmak maksadıyla dünyayı dolaşan, bir kısım istidracî harikalar gösteren Büyük Deccal, bütün bunlara rağmen Hz. İsa’nın elinden kurtulamayacaktır.

Rivayetler, ayakbastığı her yeri, uğradığı her bölge insanını mânen bozup toplum hayatı için birer felâket unsuru haline getiren Deccal ve taraftarlarının dördüncü devrede artık iş yapamaz hale geleceğini, durumunu muhafazaya çalışacağını göstermektedir. Onun hakkından Hz. İsa gelecektir. Evet, büyük Deccalı, o öldürecektir.

Bu nasıl gerçekleşecektir?

Bediüzzaman Hazretlerinin belirttiğine göre bunun iki tevili vardır:
"Sihir ve manyetizma ve ispirtizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden (büyüleyip emri altına alan) o dehşetli Deccalı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek; ancak hârika ve mûcizatlı ve umumun makbûlü bir zât olabilir ki; o zât, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hz. İsa Aleyhisselâmdır."

"İkinci vechi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılıncı ile maktûl olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyunluk (maddecilik) ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı manevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek, ancak İsevî ruhanîleridir ki; o ruhanîler, din-i İsevînin hakikatını hakikat-ı İslâmiye ile mezcederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek."(52)
Evet, Hristiyanlık dini üçlü bir Allah inancından kurtulup tek bir Allah inancına yönelecek, bir kısım hurafe ve saçmalıklardan arınacak, İslâmiyete inkılâb edecek, Kur'ân'a teslim olacak ve birlikte büyük bir kuvvet kazanarak dinsizlik fikrini yok edeceklerdir.

Ancak herşey sebepler tahtında yürüyecektir. Çünkü sebepler dünyasında yaşıyoruz. Olup bitenlerin olağanüstü olarak gerçekleşeceği beklenmemelidir. Resûl-i Ekremin (a.s.m.) bile bütün işleri harika değildi. Ara sıra ve ihtiyaç ânında mûcize göstermekte, diğer zamanlarda nasıl davranmak gerekiyorsa öyle davranmaktaydı. Yerine göre aç kalıyor, yerine göre de sıkıntılara göğüs geriyordu.

Hz. İsa'nın da bütün işlerinin olağanüstü olmasını beklememeliyiz. Yeri gelince elbet harikulâdelikler gösterecektir. Diğer zamanlarda ise günün şartlarını dikkate alacak, nerede, ne zaman ve nasıl davranılacaksa öyle davranacaktır.

Deccal, dinsizliğin temsilcisi olduğu, onun bir komitesi, sistemi, rejimi bulunduğu ve bugün de bunun komünizm olarak tecellî ettiği bilindiğine göre, Hz. İsa'nın en büyük mücadelesinin dinsizlik, îmansızlığa ve komünizme karşı olacağı unutulmamalıdır.

Evet, Hz. İsa, dinsizliğin kökünü kurutacak, fikriyâtını yok edecektir. Bazı müfessirler, Nisa Sûresinde yer alan, "Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce İsa'nın hak peygamber olduğuna îman etmesin."(53) âyetine dayanarak Ehl-i Kitabın, Hz. İsa'ya inanacaklarını belirtirler. Aliyyü'l-Karî, bu âyeti izah ederken, Hz. İsa yeryüzüne indiğinde bütün dünyanın tek bir İslâm milleti haline geleceğini(54) belirtir. Mehmet Vehbi Efendi de Hz. İsa'nın Deccal çıktığı zaman gökyüzünden inip Deccalı öldüreceğini, sonra da bütün milletlerin Hz. İsa'ya îman edip dünyanın ehl-i İslâm olacağını kaydeder.(55)

Âhirzamanda maddecilik ve tabiatçılığın kuvvet bulup yaygınlaştığı, Allah'ı inkâr edecek dereceye geldiği ve Deccal, bizzat bu komitenin başına geçtiği bir zamanda Hz. İsa vazifeye başlar. Allah'ı ve dini inkâr eden bu grubun kuvvetli göründüğü bir anda Hz. İsa'nın mânevî şahsiyetinden ibaret olan hakikî Hristiyanlık dini, ortaya çıkan bu dinsizliğe karşı mücadele verir. Hz. Mehdî ile birleşerek Deccalı öldürürler. Yani hürafelerden arınmış Hristiyanlıkla İslâm ittifak ederek Deccalın fikr-i küfrîsini öldürürler.

Bu durumu Bedîüzzaman Said Nursî, bizzât kendi ifadeleriyle şöyle anlatır:
"O cereyan (dinsizlik cereyanı) pek kuvvetli göründüğü bir zamanda, Hz. İsa Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiye semasından nüzul edecek; hal-i hazır Hristiyanlık dini o hakîkate karşı tasaffî edecek, hürafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakàik-i İslâmiye ile birleşecek; mânen Hristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâb edecektir... Ve Kur'ân'a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi, tâbi; ve İslâmiyet metbû (tâbi olunan) makamında kalacak. Din-i hak bu iltihak neticesinde azîm (büyük) bir kuvvet bulacaktır. Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûb olan İsevîlik ve İslâmiyet; ittihad neticesinde, dinsizlik cereyanına galebe edip dağıtacak istidadında iken, âlem-i semavatta cism-i beşerîsiyle bulunan şahs-ı İsa Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Küll-i Şey'in va'dine istinad ederek haber vermiştir. Mâdem haber vermiş, haktır; mâdem Kadîr-i Küll-i Şey vaadetmiş, elbette yapacaktır."(56)

"Evet, Alem-i insaniyette inkâr-ı ulûhiyet (Allah'ı inkâr) niyetiyle medeniyet ve mukaddesat-ı beşeriyeyi zîr ü zeber eden Deccal komitesini, Hz. İsa Aleyhisselâmın din-i hakikîsini İslâmiyet hakikatıyla birleştirmeğe çalışan hamiyetkâr ve fedâkâr bir İsevî cemaati nâmı altında ve ‘Müslüman İsevîleri’ ünvanına lâyık bir cemiyet, o Deccal komitesini, Hz. İsa Aleyhisselâmın riyaseti altında öldürecek ve dağıtacak; beşeri inkâr-ı ulûhiyetten kurtaracaktır."
(57)
Asıl mesele bir virüsle ölebilecek Deccalın şahsını öldürmek değil, mesleğini, kurduğu dinsizlik sistemini öldürebilmektir. Bu hususa da Şuâlar’da şöyle açıklık getirilir:
“Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükümetine ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebattar rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ: ‘O kadar kuvvetlidir ve devam eder; yalnız Hz. İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka çare olamaz.' rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini bozacak, öldürecek; ancak semavî ve halis bir din İsevîlerde zuhur edecek ve hakikat-i Kur’âniyeye iktida ve ittihad eden bu İsevî dinidir ki, Hz. İsâ Aleyhisselâmın nüzûlü ile o dinsiz meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile öldürülebilir.”(58)
Hz. İsa, Deccalı öldürdükten sonra insanlar ekseriyetle hak dine girecek, hak din bütün ağırlığıyla varlığını hissettirecek, az önce geçen âyette belirtilen gerçek kendini gösterecektir.

Bütün bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Hz. İsa, icraatını şahs-ı mânevîye dayanarak bir bir gerçekleştirmektedir. Dinsizliği yaymaya çalışan Deccal ve komitesi, onun ve Hz. Mehdînin karşısında bir buz gibi eridi ve erimeye devam edecek.

Yetmiş sene dünyaya kan kusturan, Rusya’nın bin yıllık mahsûlâtını bir çırpıda yıkan, mukaddes namına tahrip etmedik bir şey bırakmayan ateist rejim komünizmin uğradığı sevindirici âkibet, bu rivayetlerin bir nevi tasdiki, gözler önüne serilmesi değil midir?

Evet, fıtrata, âdetullaha zıt dinsizlik ölmek zorundaydı ve öldü. Rusya’nın bizzât kendisi de bu hakikat karşısında fazla direnemeyecektir. Çünkü, "İki dehşetli Harb-i Umûmînin neticesinde beşerde hâsıl olan bir intibah-ı kavî (kuvvetli uyanma) ve beşerin uyanması cihetiyle kat'iyyen dinsiz bir millet yaşamaz, Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakîkata dayanan hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur'an ile bir müsalaha (barış yapar) veya tâbî olabilir"(59) müjdesinin gerçekleşmeye başladığını bugün açık seçik görüyoruz..

e. Yahudîleri Öldürmesi
"Deccal, beraberinde yetmiş bin Yahudî olduğu halde, gelecek. Hepsi de süslü kılınç kuşanmış, yeşil şallı olacaklardır. Deccal, İsa Aleyhisselâma bakınca, tuzun suda eridiği gibi eriyecek ve kaçmaya başlayacaktır. İsa Aleyhisselâm da ona, 'Sana öyle bir darbem olacak ki, sen bundan kurtulamayacaksın.' diyecek ve Lüdd'ün doğu kapısı yanında yetişip onu öldürecektir. Allah, Yahudîleri de hezimete uğratacaktır. Artık Allah'ın yarattığı yaratıklardan, arkasında bir Yahudînin saklanıp da Allah'ın konuşturmayacağı hiçbirşey kalmayacaktır. 'Ey Allah'ın Müslüman kulu! Gel, onu öldür' demeyen ne bir taş, ne bir ağaç, ne bir duvar, ne de bir hayvan kalacaktır. Yalnız, 'Garkad' denilen ağaç müstesna. Bu, onların ağaçlarındandır. Konuşmayacaktır."(60)
Müslim'de yer alan bir hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
"Müslümanlar ile Yahudîler arasında çok kanlı bir muharebe olmadıkça Kıyamet kopmaz. O muharebede Müslümanlar, Yahudîleri tamamıyla kırıp öldürürler. Hattâ (bu kırıp öldürme o dereceye varır ki), bir Yahudî taş veya ağaç arkasına saklansa, o taş veya ağaç, 'Ey Müslüman! Ey Allah'ın kulu! Şu arkamdaki kişi bir Yahudîdir. Gel, onu öldür.' diyecek olmasın. Garkad ağacı (büyük bir ağaç) müstesna. Çünkü o Yahudî ağacı nevindendir."(61)
Dinsizlik rejimi olan komünizmin darbe yemesi demek, tarih boyunca yeryüzünü fesada veren; bozgunculuk ve karıştırıcılığıyla tanınan ve çağımızda da komünizmi dünyanın başına musallat eden Yahudîlerin darbe yemesi demek değil midir?

Kur'ân'da belirtildiği gibi, yaptıkları şer ve tahribat sebebiyle Allah'ın gazabına müstehak olan, zillet ve meskenat damgası yiyen bu milletin çağımızdaki fesadları geçmiş çağlardakileri topyekûn kusacak boyutta olduğu için, İlâhî cezaya da—sanıyoruz—o ölçüde müstehak hale gelmişlerdir. Komünizmin iflasıyla unutamayacakları bir darbe yiyen Yahudîlerin, müstehak oldukları diğer cezaları ne zaman ve nasıl çekeceklerini zaman gösterecek.

f. Bolluk ve Berekete Vesile Olması

Bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz, “Mesih’ten sonraki yaşayışa ne mutlu!” buyururlarken, bunun sebebini de anlatırlar: O gün geldiğinde gök yağmurlarını yağdırır, yer bitkilerini bitirir. Öyle ki tohumu kaskatı bir taşın üstüne dahi atsan bitirir."(62)

Bu hadis-i şerif, Hz. Mehdî zamanında görülecek bu bolluğun sonra da devam edeceğini göstermektedir.

Evet, Hz. İsa’nın hâkimiyeti döneminin mazhar olduğu güzelliklerden sadece birkaçı bunlar. Bu güzelliklerden biri de bir rivayette belirtildiği gibi malın bollaşmasıdır.(63) Hem de öylesine bollaşacaktır ki, onu kabul edecek kimse bulunmayacaktır.(64)

İnsanlar şükre yöneldikleri için Allah da onlara bol bol vermektedir. Diğer bir önemli sebep de savaşa harcanan paraların halkın hizmetine sunulmasıdır. Ayrıca o dönemde teknoloji geliştiği, tarım ve sanayide hamleler gerçekleştirildiği için üretim kat kat artacaktır.

Hz. İsa Geldi mi?

Bediüzzaman, Hristiyanlığın ya söneceğini ya da hurafelerden arınıp Tevhide dönüşececeğini, İslâma terki silah edeceğini söyler.

Kanaati ikinci şıkkın gerçekleşeceği noktasındadır. Bunun gerçekleşmesi yolunda, Hristiyanlığın geçmişten bugüne geçirdiği evreleri ise şöyle anlatır:
“Mükerreren (tekrar tekrar) yırtıldı, purutluğa tâ geldi, purutlukta görmedi ona salâh verecek."
“Perde yine yırtıldı, mutlak dalâle düştü. Bir kısmı lâkin yakınlaştı Tevhide; onda felâh görecek,"
“Hazırlanır şimdiden... Yırtılmaya başlıyor. Sönmezse safvet bulup İslâma mal olacak."
“Bu bir sırr-ı azîmdir, ona remz ve işaret: Fahr-i Resûl demişti: ‘İsa Şer’im (Şeriatim) ile amel edip ümmetimden olacak.’”
(65)
Yukarıda bu hakikatin nasıl gerçekleştiğinin bir kısım örneklerini vermiştik. Bediüzzaman eserlerinde bu konuda oldukça örnekler verir. Bir eserinde, “Âhir zamanda Hz. İsa’nın (a.s.) din-i hakikisi hükmedecek, İslâmiyet'le omuz omuza gelecek.”(66) der. Kur’ân, Asr-ı Saadette olduğu gibi, Ehl-i Kitabı yalnız Allah’a ibadet etme, Ona ortak koşmama gibi tek kelimede birleşmeye(67) davet etmekteydi. Bu âyet asrımızda eskiye göre büyük ölçüde tatbikat bulmaya başladı. Cehalet ve körü körüne taklitçiliğin kırılıp yerini akıl, ilim, insaf ve hakperestliğe bırakmaya başladığı günümüzde, Hristiyanlık dünyası da artık Kur’ân’ın bu emrine kulak vermeye başladılar.

Resûlullah, tâ Asr-ı Saadetten bu günleri görüp, “Âhirzamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’ân ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacaklarını(68) bildirmişti. Konuyla ilgili hadis-i şeriflerden biri de şöyle:
“İstikbalde Rum ile emniyeti temin eden bir sulh akdedeceksiniz ve birlikte ikinize de muhalif olan bir düşmana karşı savaşacaksınız.”(69)
İbni Mâce’de yer alan bir hadiste ise, savaşlar başgösterdiğinde Arap olmayanlardan atları cins atların en kıymetlisi, silahları silahların en iyisi olan bir ordunun İslâmı teyid edeceği bildirilmektedir.(70) Bu ordu, âhirzamanın büyük savaşları ânında, İslâma destek olan harp teknolijisi yüksek Hristiyan bir devletin ordusu olamaz mı?

Nitekim Bediüzzaman, İkinci Cihan Savaşı esnasında komunizmi temsil eden Rusya’ya karşı mücadele veren, “Allah’a istinad edip dinsizliği kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim” diyen Almanya ve Bolşeviklere gâlibâne ve öldürücü darbe vuran içerisindeki muharip gruptan sitayişle söz etmiş, Hz. İsa’nın şahs-ı mânevîsinin bir nevi temsilcisi olduğunu zikretmiştir.(71)

Yetmiş-seksen yıldır ateizm adına hareket eden komünizmle ne İslâm ülkeleri ve ne de Hristiyan ülkeler tek başlarına mukabele edebildiler. Onun için de ittifak zaruret oldu. Nato, Cento gibi kuruluşlar da bunun sonucunda doğdu.

Zaman bu zamandı. Bunu çok iyi hisseden Bediüzzaman, ehl-i îmana da, dindar ruhanîlere de bazı hakikatleri hatırlatma ihtiyacı hissetmişti:
“Şimdi ehl-i îman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hristiyanın dindar rûhanîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, niza etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.”(72)

“Şu zamanda ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar rûhanîleri ile dahi medar-ı ihtilâf noktaları, muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.”
(73)
Misyonerler, Hristiyan ruhânîleri ve Kur’ân hizmetkârları çok dikkat etmeliydiler. Çünkü Kuzeyden çıkan dinsizlik cereyanı, İslâmla İsevîliğin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek için Müslümanlarla misyonerlerin ittifakını bozmaya çalışıyordu. Bu cereyan, İslâmın halkı kollaması, zekâtı farz, fâizi haram kılması ve zulümden sakındırması gibi esaslarını kullanarak Müslümanları aldatıp onlara bir imtiyaz verip kendi tarafına çekebilirdi.(74)

İkinci Cihan Savaşının bir cephesinde dinsizlik rejimi komünizm vardı. Bir tarafta da Hristiyan devletleri. Bediüzzaman bu yönüyle harbi değerlendirirken,
“... Çünkü bu cihan harbinde iki hükümet küre-i arzın hâkimiyeti için mürafaa ve muhakeme dâvâsında bulunmaları içinde iki muazzam dinin musalaha ve sulh mahkemesine barışmak dâvâsı açılarak ve dinsizliğin dehşetli cereyanı da semavî dinlerle mücahede-i azîmesi (büyük mücahedesi) başladı.”(75)
Durum nazikti. Düşman ise büyük ve dehşetli. İhtilâf edenler ne kadar kuvvetli olurlarsa olsunlar az kuvvetle alt edilebilirlerdi. “Deccalâne” cereyan ise iş başındaydı. Buna karşı Hristiyanlarla Müslümanların ittifak içerisinde olmaları gerekmekteydi. Şöyle diyordu Bediüzzaman:
“Ehemmiyetli bir endişe ve bir tesellî kalbime geliyor ki: Bu geniş boğuşmaların neticesinde eski Harb-i Umumîden çıkan zarardan daha büyük bir zarar, medeniyetin istinadı, menbaı olan Avrupa’da Deccalâne bir vahşet doğurmasıdır. Bu endişeyi tesellîye medar; âlem-i İslâmın tam intibahıyla Yeni Dünyanın, Hristiyanın hakiki dinini düstûr-u hareket ittihaz etmesiyle ve âlem-i İslâmla ittifak etmesi ve İncil, Kur’ân’la ittihad edip tâbi olması, o dehşetli gelecek iki cereyana karşı semavî bir muâvenetle dayanıp inşaallah galebe eder.”(76)
Bu Deccalâne cereyan komünizmden başka birşey değildi. Dünya kurulalıdan bu yana “Din afyondur” zırvasını esas alıp bütün dinlere, mukaddeslere böylesine savaş açan ikinci bir sistem görülmemişti. Nemrutlara, Firavunlara, Şeddatlara taş çıkartan bu sistem, önüne geleni yutarak gelişmiş, kuvvet bulmuş, dünyanın önemli bir kısmını istilâ etmişti. Böyle bir zamanda ne hak din mensupları olan Müslümanlar ve ne de Hristiyanlar tek başlarına karşı koyabilecek güce sahip değillerdi. Müslüman-Hristiyan ittifakından başka yol olamazdı.

Eskiden Hristiyan devletleri İttihad-ı İslâma taraftar değillerdi, fakat komünistlik ve anarşistlik çıktığı için hem Amerika, hem de Avrupa devletleri ittihad-ı İslâma da taraftar olmaya mecburdular.(77) söyler.

İttihad-ı İslâmın teşekkül etmesi demek ise Hz. Mehdî’nin şahs-ı mânevîsinin üç önemli vazifesi îman, hayat ve şeriatten ibaret olan üçüncüsü vazifesinin gerçekleşmesi demekti. Çünkü Hz. Mehdî’nin üçüncü vazifesi, hilafet-i İslâmiyeyi ittihad-ı İslâma binâ ederek, İsevî ruhanîleriyle ittifak edip din-i İslâma hizmet etmektir. Bu vazife, pek büyük bir saltanat ve kuvvet ve milyonlara fedâkârlarla tatbik edilebilirdi.(78)

13 Aralık 1992’de papalık 627 sayfalık bir kitap yayınladı. Bütün kiliselere dağıtılan bu kitaptan sadece Fransa’da 200 bin adet satıldı. Kitapta Hristiyanlık İslâmiyet doğrultusunda yorumlanıyor. Fatiha Sûresinin de yer aldığı bu kitapta şöyle deniliyor:
“İnsanlar, diğer insanların yaptıkları kànunlara değil, İlâhî kanunlara itaat etmelidirler.”
Tevhid inancının tüttüğü eserde teslis ise şöyle ele alınıyor:
Teslis akidesini tek Allah inancına göre izah etmek imkânı kalmamıştır. Hazreti İsa, sadece Allah’ın kendisine tebliğ ettiklerini nakleden bir peygamberdir.
1967’den bu yana papalık “Dinler Arası Diyalog Konseyi Başkanı” sıfatıyla Müslümanların Ramazan bayramlarını tebrik ediyor. 1992 yılında yayınladığı tebliğ şöyleydi:
“Aziz Müslüman hemşireler ve kardeşler!

Sizlerin oruç ve namaza bağlılığınıza saygı duyan biz İsevîler, Allah’ın bir nimeti olan barış ve huzura kavuşmak için birlikte çalışmayı arzu ediyoruz.

Sizler mü’min ve Müslümanlar olarak farz olan Ramazan orucunu tutmanın verdiği yüksek duyguyla gâyet iyi biliyor ve idrak ediyorsunuz ki, gerçek huzur ve barışın temini Allah’tan gelen bir yardım ve nur olmadıkça mümkün değildir. O Allah ki, huzur, saadet ve barışın yegâne Rabbidir.


Cenab-ı Allah’a duâ ederiz ki, bizlere Müslümanlar ve İsevîler olarak karşılıklı yardımlaşma ve diyalog ile huzur ve barışı temin etmek için zorluklara dayanacak bir güç ve kuvvet ihsan etsin.”
1996 yılında Dinlerarası Diyalog Papalık Danışma Kurulu Başkanı Kardinal Francis Arinze ise, Ramazan Bayramı münasebetiyle İslâm dünyasına yönelik mesajında, hem Müslümanların bayramlarını tebrik ediyor, hem de Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki ilişkilerin geliştirmesi, birbirlerine tahammülden öte daha ileri ve derin bir seviyeye varması gerektiğinden söz ediyordu. Papa Jean Paul’ün “Biz Hristiyan ve Müslümanlar, genellikle birbirimizi yanlış anlamış ve geçmişte bazan birbirimize karşı gelmiş ve hatta polemik ve savaşlarla kendimizi tüketmişizdir” şeklindeki sözlerini nakleden Arinze, “Hafızalarımızı geçmişin olumsuz kalıntılarından kurtarma ve istikbale bakma vakti gelmiştir. Kim diğerini üzmüşse, buna pişman olarak af dilemelidir. Karşılıklı olarak birbirimizi affetmeliyiz” diyordu.(79)

Hz. İsa icraatını perdeler arkasında yürütüyor sanki. Demek ki gelmiş. Tabii ki imtihan sırrı gereği herkes onu tanıyamıyor. Onu ancak ona çok yakın olanlar tanıyabilecek.
KAYNAK

6. Hz. İsa (a.s.) Peygamber Efendimiz (sav)’e ümmet olmak için inecektir. Hakiki İncil’de Muhammed aleyhissalatü vesselamın üstünlüklerini gören Hz. İsa, onun ümmetinden olmak için dua etmiş, Allah duasını kabul buyurmuş. (bk. Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 1996, 14/74; Herkese Lazım Olan İman, Ebü’l-Baha Ziyaeddin Mevlana Halid b. Ahmed Halid-i Bağdadi, 1242/1827 ; Trc: Kemahlı Feyzullah Efendi, 6. bsk., İstanbul, 1989)
7. Said Havva, a.g.e., 9:336.
8. a.g.e., s. 420.
9. İbni Mâce, 10:338.
10. Müslim, 2:58.
11. Sıddık Hasan Han, es-Seyyid Muhammed Sıddık el-Kannucî, el-İzaa (Kahire: 1407/1986), s. 114; Said Havva, a.g.e., 9:335-336, 446.
12. Said Havva, a.g.e., 9:445.
13. Kittânî, a.g.e., s. 147.
14. İbni Mâce, 10:338.
15. et-Teftazanî, Mes’ûd bin Ömer bin Abdillah, Şerhu'l-Makasıd (İstanbul: 1277), Hatime: 8; 2:307.
16. Zuhruf Sûresi, 61.
17. Müslim, Kitabü'l-Fiten: 39.
18. Buharî, Büyû: 102; Mezalim: 31; Enbiya: 49; Müslim, Kitabü'l-İman: 242; Ebû Davud, Melahim: 14.
19. Buharî, Mezalim: 31; Büyu’: 102; Müslim, Îman: 242-243; İbni Mâce, Fiten: 33.
20. Müsned, 3:387; el-Fıkhü'l-Ekber Aliyyü'l-Karî Şerhi Terc., s. 284.
21. Müslim, Kitabü'l-Fiten: 34.
22. el-Heytemî, a.g.e., s. 68.
23. İmam-ı Rabbanî, Mektûbât, 2:1309.
24. İbni Mâce, 10:338.
25. Şârânî, Muhtasaru Tezkiretü'l-Kurtubî Terc., s. 500.
26. Said Havva, a.g.e., 9:338.
27. Sahih-i Buharî Terc. 1:83 (H. 1406, 5:208); el-Fethu’l-Kebîr, 2:143.
28. Buharî, Kitabü'l-Enbiya (Babü nüzûl-i İsâ): 60, 4:324; Müslim, 2:56.
29. İbni Hacer, el-Feth, 6:491.
30. Müslim, Îman: 247; Suyûtî, Celaleddin Abdurrahman, el-Havî li’l-Fetâvâ, I-II (Beyrut: 1983), 2:83.
31. el-Heytemî, a.g.e., s. 64.
32. el-Fıkhu'l-Ekber Aliyyü'l-Karî Şerhi Terc., s. 284.
33. Şuâlar, s. 507.
34. Nursî, Mektûbât, s. 13.
35. İbni Mâce, 10:323.
36. Müsned, 2: 437; 6:75.
37. Müsned, 2:482-483.
38. Müslim, Kitabü'l-İman: 243.
39. Buharî, Büyû: 102; Mezalim: 31; Enbiya: 49; Müslim, Kitabü'l-İman: 242; Ebû Davud, Melahim: 14.
40. Canan, a.g.e., (İstanbul, 1996), 14:73.
41. Müsned, 2:437; Muh. Tezkiretü'l-Kurtubî, s. 498.
42. Müslim, Kitabü'l-İman: 243.
43. Abdullah bin Mes'ûd, Tefsîru İbni Mes'ûd, s. 243.
44. Müslim, Kitabü'l-Fiten: 34.
45. Kittânî, a.g.e., s. 145.
46. Kitabü’l-Bürhan, s. 105.
47. Müsned, 6:125, 435; Müslim, Fiten: 110.
48. Müsned, 3:368; 4:216-217.
49. Sarıtoprak, a.g.e., s. 128.
* Lüd, Kudüs'e 68 km uzaklıkta on beş bin nüfuslu bir kasabadır.
50. Müslim, Fiten: 110; Tirmizî, Fiten: 59, 62; İbni Mâce, Fiten: 33; Müsned, 2:66; 6:455-456.
51. İbni Kesir, Nihayetü'l-Bidaye, 1:158.
52. Nursî, Şuâlar, s. 506-507.
53. Nisa Sûresi, 61.
54. el-Fıkhu'l-Ekber Aliyyü'l-Karî Şerhi Terc., s. 284.
55. Mehmet Vehbi, Hülasatü'l-Beyan, 3-4: 1109.
56. Mektûbât, s. 54.
57. Nursî, Mektûbât, s. 413.
58. Nursî, Şuâlar, s. 581.
59. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 2:71.
60. İbni Mace, Fiten: 33.
61. Müslim, Kitabü'l-Fiten: 82.
62. el-Münavî, Feyzü’l-Kadîr, 4:275.
63. Müslim, Kitabü'l-İman: 243.
64. Tirmizî, 4:93; İbni Mâce, 10:340.
65. Nursî, Sözler, s. 723.
66. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 111.
67. Âl-i İmran Sûresi, 64.
68. Nursî, İhlas Risaleleri, s. 24.
69. Tac Tercümesi, H. 960; İbni Mâce, H. 4089.
70. İbni Mâce, H. 4090.
71. Nursî, Kastamonu Lâhikası, 53-54.
72. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 1:206.
73. Nursî, İhlas Risaleleri, s. 24; Lem’alar, s. 151.
74. Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 159.
75. Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 191.
76. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 1:53.
77. a.g.e., 2:54.
78. Nursî, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 11.
79. 17 Şubat 1996, Yeni Asya.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

3- Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkışı

YE'CÜC ve ME'CÜC: İslâm inancına göre eşrâtu'ssaat'tan (Kıyametin büyük alâmetlerinden) biri olmak üzere, yeryüzünde bozgunculuk çıkaran ve gerçek mahiyetlerini Allah'ın bildiği iki topluluk.

Ye'cüc ve Me'cüc kelimeleri Arapçaya başka bir dilden girmiştir. Frenkler buna "Yağuğ ve Mağuğ" demişler, Şeytanın zürriyeti olduğuna inanmışlardır. Bazı kimseler de yeryüzündeki insanların onda dokuzunun Ye'cüc ve Me'cüc olduğunu söylemişleridir. İslâm inancına göre ise, Ye'cüc ve Me'cüc, eşrât-ı saattan (Kıyametin kopacağına işaret sayılan büyük alâmetler)dir. Ye'cüc ve Me'cüc Kitap ve Sünnetle sabittir. Ye'cüc ve Me'cüc Kur'ân-ı Kerîm'de iki âyette geçer:

AYET-İ KERiME
1. "Onlar dediler ki: "Zülkarneyn, gerçek şu iki Ye'cüc ve Me'cüc (bu) yerde bozgunculuk çıkaran (kabile)lerdir"
(Kehf, 18/94);


AYET-İ KERiME
2. "Nihayet Ye'cüc ve Me'cüc (ün seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları ve gerçek vaad olan (kıyamet) yaklaştığı zaman o küfr (ve inkâr) edenlerin gözleri hemen belirip kalacak."
(Enbiya, 21/96-97).


Hz. Peygamber (s.a.s)'in hanımlarından Zeynep binti Cahş (r.a)'dan gelen bir rivâyette ifade olunduğuna göre, bir defasında telaşla Zeynep (r.a)'ın yanına girerek;
"Lâ ilahe illallah!.. Vukuu yaklaşan bir şerden, büyük bir fitneden dolayı vay Arabın haline? Bugün Ye'cüc ve Me'cüc'ün seddinden şunun gibi bir delik açıldı." buyurdu da başparmağıyla onun yanındaki şehadet parmağını halkaladı. Bunun üzerine Zeynep b. Cahş;

- Ey Rasûlüllah! İçimizde bu kadar iyi kimseler varken biz helak olur muyuz, diye sordu. Rasûlüllah;

"Evet! Fısk ve fücur, fuhş ve ma'siyet çoğaldığı zaman helak olursunuz!" diye cevap verdi.
(Tecrid Tercemesi, IX, 96).
Tefsir kitaplarındaki bilgilerden öğrendiğimize göre, salih bir zat olan Zülkarneyn (bk. Muhtasaru Tefsiri İbn Kesir II, 433) dindar kimsedir. İşte bu zat Cenab-ı Hakkın lütfuyla bir batıya, bir doğuya, üçüncü kere de kuzey tarafa doğru gitti ve iki sed arasında bir yere vardı ki, işte buradan Ye'cüc ve Me'cüc hücum ediyor, bozgunculuk çıkarıyor; ekinleri ve insanları yok ediyor. Orada halkın isteği üzerine, Zülkarneyn, Ye'cüc ve Me'cûc'ün zararından onları kurtarmak için bir sed yaptı. (Seddin yapımı bitince), artık Ye'cüc ve Me'cüc onu ne aşabildiler ve ne de delebildiler (bk. Kehf, 18/97). Buradan anlıyoruz ki, artık Ye'cüc ve Me'cüc, saldırganlıklarını sürdürmediler. İşin tarihi yönü böyle. Zülkarneyn, sed yapmış ve Ye'cüc ile Me'cüc'ûn fesadını önlemiştir.

Enbiya sûresi 96-97. âyetlerinden de anlaşılıyor ki, Kıyamet kopmadan önce, onlarla bir takım insanlar arasında bir engel olarak yapılan sed açılacak; onlar insanlara saldıracaklardır.

Bugün Kur'ân'da adı geçen sed var mıdır, yok mudur? Henüz mesele açıklığa kavuşmuş değildir. Yalnız bu sed Zülkarneyn tarafından yapılmıştır. Ye'cüc ve Me'cûc vardır ve bunların kıyamet kopmadan önce, ortaya çıkıp çekirgeler gibi birçok yerleri yakıp yıkacakları kesindir.

Ye'cüc ve Me'cüc'ün bahsi hadis kitaplarında da geçer. Ezcümle, S.B.M. 789 ve 1372. Hadislerinde; Ibn-i Mâce 36. Kitab-ül Fiten 9, 28, 33. Bablarında; S.M. 8.ci. 52. Kitab-ül Fiten 1. Bab sah. 403'de ve başka hadis kitaplarında Ye'cüc ve Me'cüc'den bahsedilir.

Ye'cüc ve Me'cüc hakkında Bediüzzaman Hazretleri, şu izahatı veriyor:
"Ye'cüc ve Me'cüc hâdisatının icmali Kur'anda olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ânın muhkemâtından olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır. Onlar te'vil isterler. Belki râvilerin ictihadları karışmasıyla tâbir isterler.

Evet, (Gaybı ancak Allah bilir ) bunun bir te'vili şudur ki: Kur'ân'ın lisan-ı semavîsinde "Ye'cüc ve Me'cüc" nâmı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı herc ü merc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zir ü zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır.

Evet, ihtilâl-i Fransavîde hürriyet-perverlik tohumiyle ve aşılamasiyle sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım mukaddesatı tahrip ettiğinden aşıladığı fikir, bilâhare Bolşevikliğe inkılâb etti. Ve Bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye ve insaniyeyi bozduğundan; elbette, ektikleri tohumlar hiç bir kayıd ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsûlünü verecek. Çünkü kalb-i insanîden hürmet ve merhamet çıksa; akıl ve zekâvet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir. daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise: Çin-i Mâçin'de kırk günlük bir mesafede yapılan ve acâib-i seb'a-i âlemden birisi bulunan sedd-i Çininin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki, Kur'an'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye (Aleyhissalâtü Vesselam) mu'cizâne ve muhakkikane haber vermiş.."
Bu açıklamalardan ye’cüc ve me’cücün Mançur ve Moğollar olduğu, kıyamete yakın tekrar zulüm ve anarşilik ile dünyanın huzur ve sükunetini bozacakları anlaşılıyor.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

4- Duhan (yoğun dumanın yayılması)

Duhan Suresi 10-12. ayetlerin mealleri:
"Göğün bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle. Bu acı veren bir azaptır. 'Rabbimiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız.' (diyecekler)."
Ayetlerin açıklaması:

duhan-duman-.webp
O halde bekle gözle. İşte buradan inzar (uyarı) başlıyor, artık gözet. o gün ki sema apaçık bir duman ile gelecek insanları saracaktır.

DUHAN-I MÜBİN, aşikara, apaçık bir duman demektir. Bu duman hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır.

Birisi İbnü Mes'ud Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre şiddetli açlık ve kıtlık seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye gerek gözlerinin zayıflığından ve gerek çok kuraklık ve kıtlık senelerinde havanın fenalığından sema (gökyüzü) dumanlı görünür.

Bir de Araplar, gelmesi çok kuvvetle muhtemel olan şerre "Duhan" derler. Nitekim "dumanlı hava" deyimini biz de kullanırız. Olay şudur: Kureyş Resulullah (asm.)'e isyanda ileri gitmek isteyince aleyhlerine şöyle dua etti:

"Allah'ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf'un seneleri gibi seneler göster." Yani, Yusuf'un seneleri gibi kıtlık seneleriyle sıkıntıya uğramalarını niyaz etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık yakaladı, hatta cife, kemik, ilhiz yediler. Kişi yer ile gök arasını duman görüyordu. Söyleyenin sesini işitir dumandan kendisini görmezdi. Buyurulduğu gibi insanları sarmıştı.

Bu acı veren bir azab, diyorlardı. Ebu Süfyan bir kaç kişi ile Peygamber (asm)'e geldi. Allah Teâlâ'ya ve rahime (kan akrabalığına) and verdiler. Eğer dua eder de bu hâli üzerlerinden savarsa iman edeceklerine söz verdiler. "Ya Rabbi bizden azabı gider, biz müminiz yani bu azabı giderirsen iman edeceğiz." demeleri de budur.​

İkinci tefsirde ise Hz. Ali (ra)'den şöyle nakledilmiştir:

Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır. Kâfirlerin kulaklarına girecek ta ki her birinin başı püryan olmuş (sarhoş olmuş) başı dönecek, mümine de ondan zükam (nezle) gibi bir hal gelecek ve bütün yeryüzü içinde ocak yakılmış, fakat deliği yok bir eve dönecek.

Huzeyfe İbnü'l-Yeman'dan rivayet olunduğuna göre Resulullah (asm) buyurmuştur ki:
"Alametlerin ilki Duhan ve Meryem oğlu İsâ'nın inmesi, Aden'in derinliklerinden çıkacak olan bir ateştir ki insanları mahşere sevk edecektir." Huzeyfe: "Ya Resulullah o duhan nedir?" demiş, Resulullah, "O semanın açık bir duman ile geleceği günü ki insanları saracaktır." (Duhan,44/10,11) diye okuyup buyurmuştur ki, "Doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece duracak, mümin zükam (nezle) gibi olacak, kâfire sarhoş gibi burnundan kulağından girip aşağısından çıkacak."

Fahruddin Râzî İbnü Abbas'tan meşhur kavlin bu olduğunu söyler. Gerçi "Duhan-ı mübîn" deyimi buna, sözün akışı da öncekine daha uygundur. Çünkü Resulullah (asm)'ın hayatında olduğunu üstü kapalı olarak hissettirmektedir. (bk. Elmalılı ve Taberi ilgili ayetlerin tefsiri.)

Kıyamet alametlerinden mehdi ve deccal gibi şahıslardan her asrın da hissesi bulunacaktır. Her asrın deccalları olduğu gibi, mehdîleri de vardır. Kıyamet alametleirnden duhan için de aynı durum söz konusudur. Her asrın bu ayetlerden hissesi olacaktır.

Deccal, Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdem (as) ile birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhir zamanın Deccalı ise en büyüğüdür.

Peygamberimiz (a.s.m.), "Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz." (Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.

Kur’ân’da geçen “Duhan” meselesi, İslam âlimleri arasında hem tarihî bir olay hem de kıyamet alameti olarak değerlendirilmiştir. Özellikle Kur'an-ı Kerim içindeki Duhan Suresi 10-12. ayetler bu konuda en çok delil gösterilen ayetlerdir:
“Göğün apaçık bir duman getireceği günü bekle. O, insanları saracaktır. Bu elem verici bir azaptır...”

Bu ayetler hakkında iki temel yorum vardır:

1. Tarihte gerçekleşmiş bir kıtlık ve azap​

Başta Abdullah ibn Mas'ud olmak üzere bazı sahabeler, burada anlatılan “duman”ın mecazi olduğunu söylemiştir. Buna göre:
  • Muhammed’e karşı gelen Kureyş’e büyük bir kıtlık verilmiştir.
  • Açlık ve kuraklık sebebiyle insanlar göğe baktığında sanki duman görür hale gelmiştir.
  • Bu yüzden ayetteki “duman” açlığın ve azabın sembolü olarak yorumlanmıştır.
Bu görüşte ayet, Peygamber döneminde yaşanan ilahî bir uyarıyı anlatır.

2. Kıyamete yakın gerçekleşecek gerçek bir duman​

Başta Ali ibn Abi Talib ve bazı müfessirler ise bunun henüz gerçekleşmemiş büyük bir kıyamet alameti olduğunu söylemiştir.

Rivayetlerde:
  • Göğü kaplayan büyük bir dumanın çıkacağı,
  • Yeryüzünü saracağı,
  • Müminlere hafif nezle gibi etki edeceği,
  • Kâfirler için ise ağır bir azap olacağı anlatılır.
Özellikle Hudhayfah ibn al-Yaman rivayetinde geçen hadislerde Duhan’ın büyük alametlerden biri olduğu belirtilmiştir.

Duhan ile ilgili hadislerde geçen büyük alamet anlayışı​

İslam kaynaklarında Duhan:
  • Mehdi,
  • Deccal,
  • İsa’nın inişi,
  • güneşin batıdan doğması gibi büyük alametlerle birlikte anılmıştır.
Bu yüzden birçok âlim, Duhan’ın sıradan bir olay değil, insanlığı sarsacak küresel bir hadise olacağını söylemiştir.

“Her çağın Duhanı” anlayışı​

Tasavvufî ve işarî yorum yapan bazı âlimler ise ayetlerin yalnızca tek bir zamana bakmadığını ifade eder. Buna göre:
  • savaşlar,
  • büyük yangınlar,
  • sanayi ve kimyasal dumanlar,
  • manevî karanlıklar,
  • hak ile bâtılın yoğun çatışmaları
de “Duhan” ayetlerinden bir pay taşır.

Yani ayet hem geçmişte yaşanan bir azabı anlatabilir hem de kıyamete yakın daha büyük bir olayın habercisi olabilir.

Deccal meselesiyle bağlantı​

Paylaştığınız son bölümdeki düşünce, İslam düşüncesinde sık geçen bir anlayıştır:
  • Her dönemde hakka karşı çıkan “küçük deccallar” vardır.
  • Firavun, Nemrut, Ebu Cehil gibi isimler bu yönüyle örnek görülür.
  • Ahir zamanda çıkacak büyük Deccal ise fitnenin zirvesi kabul edilir.
Bu yaklaşım, insanları sadece gelecekteki olayları beklemeye değil, her çağda fitneye karşı bilinçli olmaya çağırır.

Ayrıca şu hadis de oldukça dikkat çekicidir:

“Otuz kadar deccal çıkmadıkça kıyamet kopmaz.”

Bu hadis, tarih boyunca çok sayıda sahte hakikat önderi ve fitne hareketinin çıkacağını haber veren bir uyarı olarak yorumlanmıştır.
 
Moderatör tarafında düzenlendi:

5- Dabbetü’l-Arz’ın çıkması

Kıyamet alametlerinden biri "dâbbetü'l - arz"ın çıkışıdır. Peygamber efendimiz şöyle bildirir:

"Onun alametlerinden biri, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir." (Müslim, Fiten, 118)

"Dâbbe, yanında Hz. Musa'nın asâsı ve Hz. Süleyman'ın mührü olduğu halde çıkar. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle damgalayacak. O zamanda yaşayan insanlar bir araya geldiklerinde mü'min- kâfir belli olacaktır."
(Ahmed b. Hanbel, "Müsned", II/491)

Dâbbe kelimesi "canlı, hareket eden varlık" anlamında kullanılır. Kelime anlamından hareketle tren, otomobil gibi şeylere de "dâbbe" denebilir. Mesela, bin yıl önce yaşamış birisini hayalen günümüze getirsek, yüz vagonlu treni görse "işte bu dâbbetü'l-arz" diyebilir. Ama bu kelime daha çok hayvanlar için kullanılır.

Burada "Dâbbetü'l- arz acaba tek bir fert midir? Yoksa bir tür müdür?" sorusu hatıra gelebilir. Tek bir ferdin o kadar insana muhatap olması düşünülemez. Bu durumda onu bir tür olarak görmek daha uygun olacaktır.

Dâbbenin ne olduğu hususunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Mesela Hz. Alinin şöyle dediği nakledilir: "Bundan murat kuyruklu değil sakallı dâbbedir." Böyle bir bakışta onun bazı şerli insanlara işaret ettiği anlaşılabilir.

Dâbbeye "AİDS mikrobu" diyenler vardır. "Televizyon" şeklinde değerlendirenler vardır. Hatta "robotlar olabilir" görüşünü ileri sürenler vardır. Bu son görüşe, zaman gelecek insan eliyle yapılan ve yapay bir zekâ verilen robotlar, "efendilerinin" sözünü dinlemeyecekler, insan medeniyetini alt üst edeceklerdir.​

Kur'an'da Dâbbe

"Dâbbe" kelimesi Kur'anda ondört defa geçer. Bu kelimenin çoğulu olan "devâbb" ise dört defa kullanılır. Örnek olarak bunlardan bazılarına bakalım:
AYET-İ KERiME

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir."
(Hûd, 11/6)

"Her canlının (dâbbenin) dizgini Allahın elindedir."
(Hud, 11/56)

"Allah her canlıyı (dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah, şüphesiz her şeye kadirdir."
(Nûr, 24/45)


Neml suresi 82. ayette geçen "dâbbetü'l- arz" ise, müfessirlerce genelde kıyamet alameti olarak açıklanır:

"Tehdit edildikleri şey başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler."

Ayetin zahirine göre, arzdan çıkacak bu dâbbe insanlara konuşacak, onların İlahi ayetlere tam inanmadıklarını söyleyecektir. Buradan hareketle bu dâbbenin radyo, televizyon, hatta internet olabileceğini söyleyenler vardır. Çünkü bunlar yerden çıkan hammaddelerle yapılır ve insanlarla konuşurlar. Hatta bazı rivayetlerde "Dâbbenin başı bulutlara değecek" denilir. Bilindiği gibi, televizyonlar uydu bağlantılıdırlar ve uyduların da başı semadadır.

Dinin helal-haram ölçülerine uyan insanlar bu aletlerden yararlanırlar. Böyle ölçülerden mahrum olanlar ise, daha çok zarar görürler. Çünkü bu aletler şerde ve günahta da kullanılabilmektedir ve hatta bu tarz kullanımları daha yaygındır.

Kanaatimizce dâbbenin konuşmasını dil ile konuşmak şeklinde anlama zorunluluğu yoktur. Bu konuşma "lisan-ı hal" yani hal diliyle de olabilir. Mesela trafik lambaları ve işaretlerinin dili yoktur ama insanlara çok şeyler söylerler.

Dâbbe neler söylüyor?

Şu gördüğümüz âlem İlahi ayetlerle doludur. Ama insanların çoğu bu ayetleri anlamaz, günlük olayların akışına kapılır, gafletle günlerini geçirir. Cenab- Hak, insanları uyarmak için zaman zaman felaketler gönderir. Bu, bir deprem, bir kasırga, bir sel olabildiği gibi, bazen da bir hayvan olabilir.

Kur'ana baktığımızda bazı kavimlere bazı hayvanların ceza olarak gönderildiklerini görürüz. Mesela Firavun ve kavmine bit, çekirge ve kurbağa gönderilmiş, bunlar her tarafı istila ederek o inatçı insanları cezalandırmışlardır. Bunların benzerlerini günümüzde de görmek mümkündür. "Rüzgârın dişleri" denilen çekirgeler kara bir bulut halinde gelip ekin tarlasına inmekte ve tekrar havalandıklarında geride işe yarar bir şey bırakmamaktadırlar.

Keza, Ka'beyi yıkmak için gelen Ebrehe ve ordusuna sürüler halinde kuşlar gönderilmiş, bunlar gaga ve ayaklarında taşıdıkları özel taşları bu zalimlere yağdırmışlar, onları darmadağın etmişlerdir. Bu olay Kur'anda müstakil bir sureyle anlatılır. Fil suresinde anlatılan bu olay, peygamber efendimizin dünyaya teşriflerinden kısa bir süre önce meydana gelmiştir. Surede geçen "ebabil" kelimesi kuşların sürüler halinde geldiklerini ifade eder. Tasvir edilen tablo, tam bir "semavi bombalama" olayıdır. Filolar halinde gelen bombardıman uçaklarının hedefe bomba yağdırmaları gibi, bu kuşlar grup grup gelerek o insanları "kendisinden çekirge sürüsünün geçtiği bir ekin tarlasına" çevirmişlerdir.

Kur'an, göklerin ve yerin askerlerinin Allahın emrinde olduklarını bildirir. (Müddessir 31) Allah dilediği zaman bu askerlerini inatçı kimseleri cezalandırmada kullanır. Mesela su rahmettir. Ama Allah dilerse, Nuhun kavmini helak eden bir tufana dönüşür. Gökten bardaktan boşanırcasına yağmur indirilir, yerden sular fışkırtılır. Bunun sonunda, asi ve inatçı bir kavim sulara gark olur, tarih sahnesinden silinir.

Bazıları bu tür olayları tesadüfle açıklamaya çalışabilir. Ama âlemde tesadüfe asla yer yoktur. Einsteinin ifadesiyle "Allah zar atmaz." Yani işini ihtimale bırakmaz. Hamdi Yazır'ın da dikkat çektiği gibi, "bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur." (Yazır, IV, 2802)

Kur'anın bildirdiğine göre, Cenab-ı Hak her an tasarruftadır. (Rahman, 29) Şu âlem yoktan var edilmesiyle Yüce Yaratıcıyı gösterdiği gibi, atomdan galaksilere varıncaya kadar her şeyde meydana gelen faaliyetlerle O'nun tasarruflarından haber verir. Cenab-ı Hak, kâinatı yaratıp, sonra onu kurulmuş saat gibi kendi halinde işlemeye terk etmiş değildir. Bir zerre bile Onun izni olmadan hareket etmez.​

AYET-İ KERiME

"Bir yaprak bile Onun ilmi dışında yere düşmez."
(En'am, 6/59)

"Hiçbir dişi O'nun bilgisi dışında hamile kalmaz ve doğurmaz."
(Fatır, 35/11)


Deli dolu esiyor görülen rüzgâr, rastgele değil, Onun emrettiği şekilde eser. Bazan meltem olur yüzümüzü okşar, bazan fırtına olur, bir "azap kamçısı" olarak görev yapar.

Dâbbe ile ilgili rivayetler incelendiğinde bu dâbbenin ahirzamanda insanların büsbütün yoldan çıkmalarıyla onlara ceza olarak çıkacağı anlaşılır. Mü'minler imanın bereketiyle ondan zarar görmezler, ama isyankâr kimseler bununla cezalandırılırlar.

AİDS Dâbbe mi?

Bu noktada hatıra AİDS mikrobu gelebilir. Çünkü bu mikrop daha çok gayr-i meşru beraberliklerin neticesinde bulaşmaktadır. Tarih boyunca gayr-i meşru beraberlikte bulunanlar daima olmuştur ama hiçbir zaman bu beraberlikler günümüzdeki çılgınlık boyutlarına varmamıştır. Bu açıdan AİDS mikrobunu İlahi bir ceza olarak değerlendirmek gayet makul görülmektedir.

Hatta Hz. Süleymanla alakalı Kur'anda anlatılan şu olay, dâbbenin bu cihetine bir işaret olarak görülebilir:

Hz. Süleyman'ın, cinleri büyük binalar, heykeller vb. yapımında çalıştırması anlatıldıktan sonra, şöyle denilmektedir
AYET-İ KERiME

"Eceli gelip de Süleyman'ın ölümüne hükmettiğimizde asasını kemirmekte olan bir ağaç kurdu (dâbbetü'l- arz) ölümünü onlara fark ettirdi. Süleyman yere düşünce, cinler anladılar ki, eğer kendileri gaybı bilselerdi, o meşakkatli işe devam edip durmazlardı."
(Sebe, 34/14).


Rivayete göre Hz. Süleyman onları bu işte çalıştırırken bastonuna yaslanır, bu şekilde onları kontrol ederdi. Ama bu haldeyken Azrail (as) gelip ruhunu kabzetti. Cinler Onun vefat ettiğini anlamadılar, çalışmaya devam ettiler. Bir ağaç kurdu Onun bastonunu kemirince, bastonu kırıldı, Hz. Süleyman yere düştü. Cinler Onun vefatını ancak o zaman anladılar. Şayet gaybı bilselerdi bu şekilde bir azap içinde çalışmaya devam etmezlerdi.
NOT
Burada nazara verilen Hz. Süleymanın bastonu, Onun kurduğu devlet sistemine ve ağaç kurdunun bunu kemirmesi, içten içe bu sistemi yıkmaya çalışan komitelere bir işaret olarak da değerlendirilmiştir. Doğrusunu Allah bilir.)


İşte bu dâbbe Hz. Süleymanın bastonunu kemirdiği gibi, dâbbetü'l- arz dahi AİDS mikrobu şeklinde veya başka bir şekilde haddini aşan bazı insanları kemirip onları mağlup etmesi mümkündür.

Ama "Dâbbe AİDS midir?" denilirse "evet" demek bir takım sıkıntıları beraberinde getirir. Çünkü AİDS dâbbe hakikatının bir parçası olabilir, ama onu tümüyle ifade etmeyebilir.

Meseleye şu açılardan bakmakta yarar görüyoruz:

- Ayette geçen "dabbe" kelimesinin elif lamsız, yani belirsiz bir şekilde kullanılmış olması, bunun bilinmeyen, tanınmayan bir varlık olduğunu ifade eder. (İngilizcede kullanılan "the" takısı gibi Arapçada "el" takısı vardır. Dâbbe kelimesinde bu takının kullanılmaması onun tam bilinmediğine, hatta tam bilinemeyeceğine bir işaret gibidir.)

- Delalet etmek ayrı, tazammun etmek ayrıdır. Dâbbe kelimesi AİDS veya kötüye kullanılan televizyonu içine alabilir, ama onlara kesin bir delaleti yoktur.

- Din bir imtihandır. İmtihanda ise "akla kapı açılır, irade elinden alınmaz." Böyle olunca, kıyamet alametlerinin herkesin görüp anlayacağı şekilde çıkmalarını beklemek yanlış olur. Mesela alnında "bu kâfir" yazan bir deccal beklemek, elinde sihirli bir değnekle birden ortalığı düzeltecek bir mehdinin zuhurunu gözlemek, gibi rivayetleri tam anlamamak anlamına gelir. Ashab-ı Kehfin tekrar mağaralarından çıkmalarını beklemek de böyledir. Bazı kitaplarda "Mehdi zamanında mağaradaki Ashab-ı Kehf uykudan uyanırlar." rivayeti geçer. Demek ki Mehdi, üçyüz yıldır uykuda olan gençliği uyandırır. Onun mühim bir kuvveti gençlerden meydana gelir. Çünkü Kehf suresinde Ashab-ı Kehfin bir takım gençler olduğu açıkça ifade edilmektedir.

Baştan buraya kadar yaptığımız nakiller ve değerlendirmelerde herkesin tam kanaat getireceği bir sonuca varmadığımız, konuyu bir derece askıda bıraktığımız görülür.

İnsanın ilmi sınırlıdır. Mesela "zaman nedir, ruh nedir" gibi sorulara çok net cevap veremeyiz. Hatta bazı kevni gerçeklerde de bir derece bilinmezlik söz konusudur. Sözgelimi atomun ne olduğunu tam bilmiyoruz, hayatın muammasını tam çözmüş değiliz. Demek ki bazı meseleler gül goncası gibidir, bir yaprağı araladığımızda aralanmayı bekleyen başka yapraklar karşımıza çıkar. Bize düşen, bilinmezleri bilme yolunda uğraşı vermek, gayret göstermektir. İnsanın bu tür sırlı meseleleri araştırması sisli bir denizde yapılan seyahate benzer. İnsan böyle bir seyahatte önünü çok net göremez. Ama bu gizemlilik, bu seyahate ayrı bir güzellik katar.

Kanaatimizce meselenin bu tarzda ele alınması daha isabetlidir. "Bundan murat şudur" diyenler yarın öyle olmadığını gördüklerinde mahcup olabilirler. Kesin hüküm vermek yerine "Bundan murat şu olabilir." demek daha yerindedir ve ihtiyata daha uygundur. Çünkü,​

AYET-İ KERiME

"De ki: Gerçek ilim Allah'ın katındadır."
(Mülk, 67/26)

"Göklerde ve yerde Allah'tan başkası gaybı bilemez."
(Neml, 27/65)
 
Son düzenleme:

6- Güneşin batıdan doğması

Ayette şöyle buyrulmaktadır:

AYET-İ KERiME

"Onlar, kendilerine meleklerin gelmesini mi, ya da Rabbinin gelmesini mi veya RABBİNİN BAZI İŞARETLERİNİN GELMESİNİ mi bekliyorlar? RABBİNİN İŞARETLERİNDEN BAZILARININ GELECEĞİ GÜN, daha önce iman etmemişse veya imanıyla bir hayır kazanmamışsa hiç kimseye imanı yarar sağlamaz. De ki: 'Bekleyin, biz de şüphesiz beklemekteyiz.' "
(Enam, 6/158)


Büyük İslam alimi Ahmed b. Hanbel yukarıdaki ayette geçen “RABBİ’NİN BAZI İŞARETLERİ” ifadesi hakkında Peygamberimiz (asm)’in “Güneşin batıdan doğuşudur” buyurduğunu rivayet etmektedir. Bu ayetle tüm insanlar, Rabbimiz’in kıyametin yaklaştığını gösteren işaretleri gelmeden önce iman etmeye çağırılmaktadırlar. Peygamber Efendimiz’in bu ayetle ilgili hadislerinden bazıları şu şekildedir:

“GÜNEŞ BATIDAN DOĞUNCAYA KADAR KIYAMET KOPMAZ. GÜNEŞ BATIDAN DOĞDUĞU ZAMAN, İNSANLARIN HEPSİ ONU GÖRÜRLER DE TOPTAN HEPSİ İMAN EDERLER."

"İşte bu, ‘…Rabb’inin ayetlerinden biri geldiği gün, daha evvelden iman etmiş veya imanından bir hayır kazanmış olmayan hiçbir kimseye (o günkü) imanı asla fayda vermez…’ (En’am, 6/158) olduğu zamandır. Muhakkak ki, kıyamet şüphesiz kopacaktır..." (Sahih-i Buhari, XIV/6426)

"GÜNEŞ BATTIĞI YERDEN DOĞMADIKÇA KIYAMET KOPMAYACAKTIR. İnsanlar onu gördükleri zaman yeryüzünde bulunanlar iman ederler."
(Sünen-i İbni Mace, IX/4362)

Büyük İslam müfessirleri de ittifakla bu ayeti yukarıdaki şekilde yorumlamakta, “Güneşin batıdan doğuşu”na işaret olarak tefsir etmektedirler. Kıyamet Suresi’nde geçen,

AYET-İ KERiME

“Güneşle Ay biraraya getirildiği zaman….”
(Kıyamet, 75/9)


ayeti de aynı şekilde “Güneşin batıdan doğuşuna” bir delil olarak tefsir edilmektedir.

- Bu Büyük Alamet nasıl gerçekleşecek?

Güneş batıdan doğduğu zaman herkes iman edecek
. Ama artık irade ve ihtiyarın bir anlamı kalmadığı için, tövbe kapısı da kapanmış olacaktır. O zaman, daha önce iman etmemiş olan kimselerin, o gün iman etmesi veya ibadete yönelmesi, yapacağı hayır ve hasenatlar kabul edilmeyecek ve hiçbir değer taşımayacaktır.(1) Çünkü artık vakit geçmiş olacaktır.

Güneşin battığı yerden doğmasıyla ibadet ve imtihan bitecek, irade elden gidecektir. O zamana kadar açık olacak olan tövbe kapısı(2) kapanacak ve artık tövbe etmenin de bir yararı olmayacaktır. Bu konuya işaretle Bediüzzaman, güneş batıdan doğduğu zaman insanda irade ve ihtiyarın kalmayacağını belirterek şöyle diyor:

“İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki, mu’cizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat (kıyametin şartları), bir kısım müteşabihat-ı Kur’âniye gibi kapalı ve te’villi oluyor. Yalnız, güneşin mağripten çıkması bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tövbe kapısı kapanır, daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekirler Ebu Cehiller ile tasdikte beraber olurlar.” (Şuâlar, s.884)

Hadislerde “Güneşin batıda doğması”, gerçek anlamda ele alınmış ve Ebu Zer (r.a) tarafından rivayet edilen hadiste, Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

“Güneş battığı bir sırada mescide girdim. Rasülullah (asm.) oturuyordu. Bana:

'Ey Ebu Zer, şu güneş nereye gidiyor, biliyor musun? dedi. Ben,

‘Allah ve Rasülü bilir.’ dedim. Şöyle buyurdu:

‘Secde yapmak için müsaade almaya gidiyor ve kendisine müsaade ediliyor. Sanki bir gün ona ‘Buradan Doğ!’ denilecek, o da battığı yerden doğacaktır.’ Rasülullah (asm.) daha sonra,

‘Güneş, kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider.(Yasin, 36/38) ayetini okudu.”(3)

Yine yorumlarına başvurduğumuz Bediüzzaman, güneşin batıdan doğmasını, açık manasıyla yani söylendiği batıdan doğacağı şeklinde ele alarak, tevile ihtiyacı bulunmadığını söylüyor ve “yalnız bu kadar var ki” diyerek, şöyle açıklar:


"Allahu a’lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar."

"Evet, arzı şems ile, ferşi Arş ile kuvvetli bağlayan hablullahi’l-metîn olan Kur’ân’ın kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür, başıboş, serseri olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garptan çıkar. Hem müsademe neticesinde emr-i İlâhî ile kıyamet kopar diye bir te’vili vardır." (Şualar, s.c496-497)

Güneşin batıdan doğması ile kıyametin kopması arasında az bir zaman olacaktır. Hadis-i şerifte bu hususa da temas edilerek, iki kişinin alışveriş yapmak üzere kumaşlarını ortaya dökeceği, ancak alışverişi bitirip kumaşlarını toplayamayacağı, bir başka adamın devesinin sütünü sağıp ama içemeyeceği, keza bir başkasının hayvanlarını sulamak için su yalağını hazırlayacağı fakat hayvanlarını sulayamayacağı, bir başkasının da ağzına doğru lokmayı götüreceği ancak yiyemeden kıyametin kopacağı bildirilmektedir.(4) Ancak bütün bunların olup bitmesinin birkaç saat içinde olacağı düşünülmemelidir. Bu da diğer bazı hususlar gibi mecazidir ve zamanın kısalığını anlatmak içindir.

KAYNAK

(1) Müslim, İman, 248; İbnu Mace, Fiten, 32.
(2) İbnu Mace, Fiten, 32.
(3) Tirmizi, Fiten, 22.
(4) Buhari, Fiten, 25; Müsned, II/313.
 
Son düzenleme:

7- Üç büyük yer çökmesi (doğuda, batıda ve Arap Yarımadası’nda)

“Kıyamet Alâmeti” olarak bildirilen “Üç Yer’in çökecek olması rivayeti (üç ayrı Kıyamet alameti), Jeoloji ilmini gözönüne aldığımızda anlaşılamaz değildir.

Buna göre, Batı’da çökecek Yer, Atlas Okyanusu boyunca uzanan Atlantik Çatlağı;Doğu’da çökecek Yer ise, Amerika kıtasının batısındaki (kuzey güney boyunca uzanan) Doğu Pasifik Çatlağı, rivayete konu olan Arap yarımadasındaki üçüncü çökme (çatlak) alanı ise, Hint Okyanusu boyunca görülen üçüncü ana çatlak olan Carlsberysırtı+Orta Hindistan çatlağı’dır. Bu üç ana çatlaktan (çökme yerinden) biri olan Carlsberysırtı+Orta Hindistan çatlağının çökmesi sırasında, tabii ki kuzey uzantısı olan -Arabistan ile Afrika arasında yer alan-“Kızıldeniz çatlağı” da çökecektir. Dolayısıyla da,‘Hadis’ ile gelen bildiri, bilimsel zeminini de bulmaktadır.

Onbinlerce kilometreyi bulan bu çatlak zonlarında, halen de çökmeler sözkonusu olsa da (Horst-Graben yapıları ortaya çıksa da), yerkabuğu (Dünya-evren) dengede olduğu için, tabii ki de Kıyamet anlamında çökme yaşanmamakta; fakat, Kıyamet sırasında yer’inaçıldıkça açılacağını bildiren ayet (Kaf (50) 44), sözkonusu bu “çatlak”zonlarının açıldıkça açılmaları sonrasında, çöktükçe “çökecek” olduklarını da bize zaten haber vermektedir. Dolayısıyla da, “Çökmeler”in, haliyle de bu zonlardan çıkıp yeryüzüne yayılacak olan “kızgın ateş (lav) tabakalarının”, o günü yaşayacak olan insanlara, “Kıyamet Alâmeti” olacak olmalarından kimsenin şüphesi olmamalıdır.
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyametten önce, birisi doğuda, birisi batıda ve birisi de Arap yarımadasında olmak üzere üç çöküntü meydana gelecektir.” (Müslim: 2901)
 
Son düzenleme:

8- Ateşin ortaya çıkması ve insanları mahşere sürmesi

Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz. Bu ateş Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacaktır." [Buharî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42, (2902).]


İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"Kıyametten önce, Hadramevt'ten -veya Hadramevt denizinden- bir ateş çıkacak, insanları toplayacak." buyurmuşlardı. (Orada bulunanlar):

"Ey Allah'ın Resulü (o güne ulaşırsak) ne yapmamızı emredersiniz?" diye sordular.

"Size Şam'ı (yani Suriye'ye gitmenizi) tavsiye ederim." buyurdular." [Tirmizî, Fiten 42, (2218).]


Hadisin Açıklaması:

Kaydedilen bu iki hadis, kıyamet alâmetlerinden olarak Hicaz bölgesinden muazzam bir ateşin çıkacağını, bu ateşin çıkardığı aydınlığın Suriye'deki Busra şehrinden görüleceğini ifade ediyor. Hicaz bölgesinden çıkacak bu ateşle ilgili rivayetler farklı tariklerden, ziyade ve noksan ifadelerle gelmiştir. Hz. Ömer'den gelen bir rivayet şöyle:

"Hicaz vadilerinden birinde Busra'daki develerin boyunlarını aydınlatacak bir ateş sel olup akmadıkça kıyamet kopmaz."


Huzeyfe İbnu Esid (radıyallahu anh)'in rivayeti şöyle:

"Rûman veya Rekûye'den çıkıp Busra'daki develerin boynunu aydınlatacak bir ateş zuhur etmedikçe kıyamet kopmaz."


Şarihler, bu ateş hadislerinin şerhinde tam bir mutabakat sağlayamazlar:

İki ayrı ateş mevzubahis olabilir. Biri, insanların haşrini (toplanmasını) sağlayacak Kıyamet ateşidir; biri de 654 yılında Medine'de volkan patlamasını andıran gürültü ve zelzele ile ortaya çıkıp birkaç gün dehşet saçan bir ateştir. Bu ateş, müşahid müelliflerin ifadesiyle -ki müteakiben kaydedeceğiz- Busra dağlarından da görülmüştür.

Busra, bugünün Şam şehrine üç konak mesafede Havran da denen tarihî bir kasabanın adıdır.

Medine'de çıktığı belirtilen ateş mevzuuna devrin alimleri fazlaca ehemmiyet vererek bir kısmı bizzat müşahedesini, bir kısmı da işittiklerini olmak üzere bize aktarmışlardır. İbnu Hacer bu kaynaklardan iktibaslar yaparak hâdise hakkında geniş bilgi verir. Bazı özetlemeler yapacağız:

"Kurtubî (ki vefatı 671'dir) et-Tezkire nam eserinde der ki:

"Hicaz'ın Medine yakınlarında bir ateş çıktı. Bu ateş hicrî 654 yılının Cemadiyelahir ayının üçünde çarşamba gününün gecesinde şiddetli bir zelzele ile başladı. Cuma günü kuşluk vaktine kadar devam etti. Zelzele o vakitler sükun buldu. (Bir volkan patlaması olan) ateş, Kureyza yurdunun Harre tarafındaki düzlükte muazzam bir cesamette zuhur etti. Kırmızı ve mavi renkte ateşten bir nehir gibi akmaya başladı. Bu ateş tufanı, akarken gök gürültüsü gibi bir kısım sesler ve uğultular çıkarıyor, önüne gelen dağları ve kayaları eritip sürüklüyordu. Böylece akıntı er-Rekbü'l-Irakî mıntıkasına kadar geldi. Selin önünde sürüklenen cisimler orada dağ gibi büyük bir sed meydana getirdi. Ateş Medine yakınlarına kadar da gelmişti. (Ancak Cenab-ı Hak oranın hürmetine binaen daha da ilerlemesini durdurdu). Medine cihetinden esen serin bir rüzgâr, ateşi söndürdü. İnsanlar, bu ateşten tıpkı denizdeki galeyan gibi kaynamalara şahid oldu. Bir dostum: 'Ben bu ateşin beş gün kadar yer ve göğe yükseldiğini müşahede ettim.' dedi. Yine işittim ki, ateş Mekke'den ve Busra dağlarından da görülmüş."


Nevevî der ki: "Bu ateşin çıkışı bütün Suriye ahalisi nezdinde tevatüren şüyû bulmuş."

Ebu Şâmme -ki Şamlıdır ve 665 yılında vefat etmiştir- Zeylü'r-Ravzateyn adlı eserinde şu bilgiyi dermeyan eder:

"Medine-i Münevvere'den 654 yılında Şa'ban ayının başlarında bazı mektuplar geldi. Bu mektuplarda Medine'de zuhur eden büyük bir hâdise anlatılıyordu. Bu hadise, Sahiheyn'de kaydedilmiş olan bir hadis-i şerifin ihbarını te'yid eder mahiyette idi." Bu hadisi de kaydeden Ebu Şâmme devamla der ki: "Hâdiseye şahid olanlardan sözüne güvendiğim biri, ateşin saçtığı ışık altında Teymâda mektup yazabildiğini söyledi." Bu mektuplarda Kurtubî'nin kaydettiği durumları andıran tasvirler var. Bu cümleden olarak, birinin yazdığına göre, Cemadiye'l-ahire ayının hafta başlarında Medine'nin doğusunda muazzam bir ateş zuhur etmişti ve ateşle Medine arasında yarım günlük mesafe vardı. Yerden patlayan ateş, bir vadi dolusu akmaya başlamış ve Uhud dağının hizasına kadar gelmiştir.

Bir diğer mektupta yazıldığına göre, "Yer, Harre bölgesinde büyük bir ateş püskürtmüş, bu ateşin büyüklüğü Medine'deki Mescid-i Nebevî azametinde olmuştur ve bizzat Medine'den görülmüştür. Bundan hasıl olan ateş vadisinin boyu dört fersaha, genişliği dört mile ulaşmıştır. Bu vadide küçük çukurlar ve tepeler meydana gelmiştir." Bir başka mektupta: "Ateşten öyle bir ziya çıktı ki bunu Mekke'den gördükleri, ateşte uğultular olduğu, tasvirinden aciz kalınan bir mahiyet arzettiği" yazılmıştır. Ebu Şâmme, "Halkın bununla ilgili olarak şiirler inşad ettiğini, bu halin aylarca devam edip sonunda söndüğünü" yazar.

İbnu Hacer, bu açıklamalardan sonra, hadiste geçen ateşin Medine yakınlarında zuhur ettiği belirtilen bu ateş olduğu kanaatini beyan eder. Kurtubî ve birçoklarının da bu kanaatte olduklarını belirtir. Sonra: "İnsanları haşredecek olan ateş bir başka ateştir." der.

Bundan sonra İbnu Hacer, cahiliye devrinde Hicaz bölgesinde, Halid İbnu Sinan zamanında yine Medine civarında çıkmış olan bir ateşten bahseder. Bu ateşle ilgili haber Ebu Ubeyde Ma'mer İbnu'l-Müsenna'nın Kitabu'l-Cemacim adlı eseri ile Hakim'in el-Müstedrek'inde anlatılmıştır.

Teferruatı efsane olan bu hâdise mevzumuzu ilgilendirmez. Ancak, o bölgenin zaman zaman bu çeşit hâdiselere sahne olduğu hususunda bir fikir verir ve kıyamete yakın da böyle bir hâdisenin çıkabileceği meselesinde kanaat hasıl eder. Ancak şu da var ki, hadiste zikredilen ateş, bir volkan patlaması şeklinde değil, bütün insanları ilgilendirip belli bir görüşte toplayacak farklı bir ateş şeklinde de tecelli edebilir.

Her halukârda, İslam uleması 654 yılında Medine civarında zuhur eden ateşte Resulullah'ın bir mucizesini görmüşlerdir.

Bu ateş, kıyametin büyük alametlerinin sonuncusudur. Yemen’de, Aden arazisinin en ücra köşesinden çıkar, insanlarla beraber yolculuk eder. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“İnsanlar konakladığı vakit ateş de onlarla beraber konaklar, insanlar öğle uykusuna yattıklarında o da onlarla beraber uykuya dalar.”
Müslim 2861/59


Diğer bir rivayette Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“İnsanlar üç yol üzerinde haşredilirler. Birisi müstakbel hayatı özleyen ve geride kalan hayattan nefret eden zümredir. İkincisi, ikisi bir deve üzerinde üçü bir deve üzerinde, dördü bir deve üzerinde, onu bir deve üzerinde sevk olunur. Kalanları ise bir ateş toplar. Onlar nerede gecelerse ateş de onlarla beraber geceler. Onlar nerede istirahat ederlerse ateş de onlarla beraber istirahat eder. Onların sabahladıkları yerde onlarla beraber sabahlar. Onlarla beraber yürüyüp onların akşamladıkları yerde onlarla beraber akşamlar.”
Müslim 2861/59


O tatlı, serin rüzgâr gelmeden önce elbisenin nakışının eskiyip söküldüğü gibi İslam silinir. Nihayet oruç nedir, namaz nedir, kurban nedir, sadaka nedir, bilinmez hale gelir. Allah’ın Kitabı bir gecede göğe çekilir, hatta ondan bir ayet bile kalmaz! Geride sadece çok yaşlı ve şöyle diyen bir kısım insanlar kalır:

“Biz, babalarımızı bu kelime üzerine ‘La ilahe illallah’ derken yetiştik. Biz de öyle diyoruz.”
İbni Mace 4049


O tatlı rüzgârdan sonra insanlar ilk cahiliye dönemindeki atalarının dinine dönüp putlara, heykellere tapacaklardır. Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Lat ve Uzza’ya tekrar tapılmadıkça gece ve gündüz gitmez!”

Aişe (Radiyallahu Anha):

−Ya Rasulallah! Allah (Azze ve Celle):

“O, Rasulünü hidayetle, hak din ile sırf o dini her dine galip kılmak için gönderendir. İsterse müşrikler hoş görmesin!” ayetini indirdiği zaman ben bunun tamam olduğunu zannediyordum, dedim.

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Şüphesiz ki, o tamam olma Allah’ın dilediği müddetçe devam eder. Sonra Allah tatlı bir rüzgâr gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde hardal tanesi ağırlığınca iman bulunan herkesi vefat ettirir. Müteakiben kendilerinde hiçbir hayır olmayan insanlar kalır, onlar da atalarının dinine dönerler!”
Müslim 2907/52


Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Devs kabilesinin kadınları kalçalarını, Zü’l-Halasa putunun etrafında çalkalanmadıkça etmedikçe kıyamet kopmaz!”
Buhari 697, Müslim 2906/51


Zü’l-Halasa: Cahiliye döneminde Devs kabilesinin taptığı bir put idi.

Kıyametin Üzerine Kopacağı İnsanlar​

Haktan ve imandan hiçbir şey bilmeyen insanların üzerine kıyamet kopacaktır. Allah (Azze ve Celle), kıyametin, yeryüzünde tek bir mü’min kalsa bile kopmayacağını; aksine hiçbir iyiliği bilmeyen, hiçbir kötülüğü reddetmeyen insanların, yaratılmışların en şerlilerinin üzerine kopacağını yazmıştır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet, ancak en şerli insanlar üzerine kopacaktır! Yeryüzünde ‘Allah’ denilmez hale gelene kadar kıyamet kopmaz!”
Müslim 147


Yani “Allah’tan başka ilah yoktur” denildiği müddetçe kıyamet kopmaz! Diğer bir rivayette, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

“Kişi devesini sağarken süt kabı ağzına ulaşmadan kıyamet kopar! İki kişi elbise alış verişi yaparken, henüz alış veriş bitmeden kıyamet kopar! Kişi kendi su havuzunu düzeltirken oradan çıkmadan kıyamet kopar!”
Müslim 2954/140


Hadislerde anlatılan mezkûr kıyamet alametleri ve onun dehşet verici hallerinden habersizliğimize bakmaz mısın?! Allah’ım, bizleri koru! Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Boynuz sahibi boynuzu eline almış ve üfleme emri gelir gelmez derhal üflemek için izin beklemekteyken ben nasıl sefa sürerim!”

Müslümanlar:

−Nasıl söyleyelim? Ya Rasulallah! diye sordular. Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

−“Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Rabbimiz olan Allah’a tevekkül ettik, deyin!”
Tirmizi 2548


Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

“Sûr sahibinin gözü, görevlendirildiği andan beri, gözünü açıp kapatmadan önce, ‘emredilir’ korkusuyla arş tarafına bakmaktadır. Sanki onun gözleri, parlayan bir yıldız gibidir!”
Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 1078ac]

Bizler de; ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, Rabbimiz olan Allah’a tevekkül ettik. Allah-u Teâlâ’dan, büyük korku gününde, Allah’a selim bir kalple gelenin haricinde ne malın ne de evladın fayda sağlamadığı o günde, bizleri emniyette ve güvenli kılmasını’ diliyoruz.
 
Son düzenleme:

9- Sûr’a ilk üfleme (ölüm)

AYET-İ KERiME

"Ve sura üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır."
Zümer Suresi, Ayet 68:


Ayetin Açıklaması:

Ayette geçen "saika" fiili tefsirlerde çoğunlukla "korkudan düşüp ölecek" şeklinde yorumlanmıştır. (Mesela bk. Râzî, XXVII, 18; Şevkânî, IV, 544)

Sûrun etkisinden istisna edilenlerin, Cebrail, Mikâil ve Azrail isimli büyük melekler olduğu belirtilir; bazı rivayetlerde bunlara Rıdvan isimli melek ile Arş'ı taşıyanlar, cennet ve cehennemde bekçilik görevi yapanlar gibi başka melekler de ilave edilmiştir. (bk. Kurtubî, XV, 268-269; Şevkânî, IV, 544); (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: IV/550.)

İlgili Hadisler:

«İki Üfürme Arası Kırk...dır.»

Bunun üzerine Ebû Hüreyre (ra)'den soruldu :

— Kırk gün müdür?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk yıl mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.
— Kırk ay mıdır?
— Bilmiyorum, dedi.

«Artık insanın her yanı çürüyüp ufalanacak, ancak kuyruk sokumundaki (küçücük bilyemsi) kemik çürümeyecektir. İnsanlar o kemikten oluşup meydana gelecek.» (Buharî, Tefsîr 3/39, 1/78; Müslim, Fiten 141)


Yine Ebû Hüreyre (ra)'ın rivayetine göre, Resûlüllah (asm.) şöyle buyurmuştur:

«Melek Cebrail'e, 68. âyette «Allah'ın dilediğinden başka» sözünden maksat kimlerdir, diye sorduğumda, «Onlar şehitlerdir...» diye cevap verdi.» (Ebû Ya'lâ, hadîs zayıftır.) (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5278.)

87. Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak ona gelirler.

88.
Sen dağları görürsün de yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.


89. Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.
Neml Suresi, Ayet 87–89:


İlgili Ayetin Açıklaması:

Sura üfürüldüğü gün, büyük kıyamet!

SUR, bazıları bunu "vâv" harfinin fethi ile "suver" gibi "suret" kelimesinin çoğulu, nefhi de suretlere ruh üflemek diye kabul etmişlerdir. Eğer böyle olsaydı zamirinde denilmesi gerekirdi. Halbuki diğer bir âyette "Sonra, ona bir daha üflenince" (Zümer, 39/68) diye müfred müzekker zamiri gönderildiğinden bu mânâ doğru olamaz. Bazıları da bunu temsilî kabul etmişler, ölülerin kabirlerinden mahşere çağırılışları halini bir orduyu harekete geçirmek için boru çalınması haline benzetmek suretiyle temsili istiare yapıldığını söylemişlerdir.

Tefsircilerin çoğuna göre ise bazı hadislerde rivayet edildiği üzere Sûr, büyük boru gibi bir şeydir ki, üç defa üfürülecektir:
Birincisi, "nefha-i feza',"yani dayanamama, korku üfürmesi.
İkincisi, "nefha-i saık" yani yok olma üfürmesi.
Üçüncüsü ise "nefha-i kıyam", yani kalkma üfürmesidir.
Ve buna memur olan melek İsrafil'dir. Bu âyette açıklandığı üzere birincisi olan nefha-i feza'da göklerde ve yerde kim varsa, yüce Allah'ın dilediklerinden başkası, hep dehşetten sarsılacak.​

Zümer Sûresi'ndeki

AYET-İ KERiME
"Sur'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde, kim varsa düşüp ölmüş olacaktır...."
(Zümer, 39/68)


ayeti gereğince ikinci olan nefha-i saik'ta ise Allah'ın dilediklerinden başka hepsi yıkılıp ölecek.

AYET-İ KERiME
"...Sonra ona bir defa daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklar." (Zümer, 39/68) ve "Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabblerine giderler."
AYET-İ KERiME

(Yasin, 36/51)


ayetleri gereğince üçüncüsü olan nefha-i kıyamda kabirlerinden kalkıp mahşere koşuşacaklardır.

Tirmizî'nin Ebu Saîd-i Hudrî (r.a) den rivayet edip hasen dediği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (asm): "Nasıl zevk ve neşe içinde olurum, Sûr sahibi boruyu ağzına almış, ne zaman üfürmesi emredilecek diye izin bekliyor." buyurmuştu. Bu, ashabı kirama pek ağır geldi. O zaman Peygamber Efendimiz:

"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." (Âli İmran, 3/173) deyiniz." buyurdu.

FEZA: Korkunç bir şeyden insanda meydana gelen tutukluk ve ürkeklik, yani şiddetli korku ile sarsılıp belinlemek demektir. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna olarak korkudan emindirler. Bunların kim olduğu hakkında değişik sözler söylenmiş ise de kesin bir bilgi yoktur. En uygunu, bundan sonraki ikinci âyette "Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar." (Neml, 27/89) ifadesinin, bunun bir açıklaması şeklinde olmasıdır.

Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Her kim bir iyilikle gelirse ona ondan daha hayırlısı var, hem onlar o iyilikle gelenler o günkü bir feza'dan, yani o üfürülme günü veya tekrar dirilme günü dehşetli bir korkudan emin kalırlar. (bk. Elmalılı Tefsiri)

AYET-İ KERiME
"Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyun eğmiş olarak gelirler."
(Neml, 27/87)



âyeti Sur'un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber (asm)'den nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.

Ebû Ya'la el-Mavsıli'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)'den nakledilen bir hadis-i şerif suru açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (ssm) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi:

"Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, suru yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)'a verdi. İsrâfil ağzını sura dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sura üfürmesi için verilen emri beklemektedir." Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü sur nedir?" diye sordum. O da "Boynuza benzeyen bir alettir." diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir?" diye sordum. O da, "O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir." diye cevap verdi...


Bu hadisi şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:

Sura üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (ahiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, cennet, cehennem... kıyamet olayları olacak.

Kur'ân-ı Kerim surun üfürülüşü anında yaşanacak dehşeti, Tekvir, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:

AYET-İ KERiME

"O gün Güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır."
(Tekvir, 81/1-4, 6);


"Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır."
(İnfitar, 82/1-3);

"Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer."
(İnşikak, 83/1-4);

"Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer."
(Karia, 101/1-5);

"Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, "ne oluyor" diye korkusunu dile getirir."
(Zilzâl, 99/1-3);

"O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların gözleri yere döner ve "biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize mi döneceğiz"
(yoksa). O takdirde bu zararına bir dönüştür diye düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler"
(Nâziat, 79/6-14);


"Surâ üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak."
(Nebe; 78/18-20);

"Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak"

(Mürselât, 77/8-10);

"Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman insan "kaçacak yer neresi" diyecek, ama sığınak yoktur o gün."
(Kıyâmet, 75/7-11);

"Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler"

(Müddessir, 74/50-51);

"Yer yüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir"
(Müzzemmil, 73/14);

"Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir dost dostunu soramaz."
(Meâric, 70/8-10);

"Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanlar âdeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama Allah'ın azabının şiddeti onları o hâle koyar."

(Hac 22/1-2).


Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise,

AYET-İ KERiME
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden çıkarlar. Kafirler 'bu ne zorlu bir gün' derler."
(Kamer, 51/8-9).


"Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş olan gündür."
(Mearic, 70/43-44).


Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimize (asm); Sura üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler" (Neml, 27/87) âyetindeki Âllah'ın diledikleri bir yana" kelamı ile kastedilen kişilerin kimler olduğu Ebu Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben: "Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah'ın katında diridirler. Allah onları, kıyamet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün korku ve endişesi sadece inanmayan âsi ve günâhkâr kullar içindir" karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra kıyâmet ve sur konusunda özetle şu bilgileri verdi:

"Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah'ın huzuruna çıkar ve Ey Allah'ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü, der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine "Geride canlı kalan kimse var mıdır?" diye sorar. Azrâil, Ey Allah'ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş'ı ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım " cevabını verir. Daha sonra Allah'ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâile dönen Yüce Allah Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl" buyurur ve Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah "Bugün mülk kimindir?" diye seslenecek ama cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. "Bugün mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah'ındır?"


Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah'ın seslenmesiyle bütün varlıklar tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah'ın emriyle gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak. O gün mü'min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sur'a doldurup İsrafile emreder. İsrafil emri yerine getirir ve Sur'u üfler. Surdan çıkan ruhlar yerle gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar.

AYET-İ KERiME
"Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar."
(Kamer, 54/8).


Buna göre Sur, İsrâfil (a.s)'ın kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi, kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki aletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir âlettir.​
 
Son düzenleme:

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.413
Mesajlar
136.120
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst