60- Melekler Kur'an-ı Kerim okur mu, yoksa sadece dinler mi?

Hadis kaynaklarında diğer meleklerin Kur’an okuduklarına dair bir bilgiye rastlayamadık. Ancak, diğer zikirleri dinledikleri gibi, Kur’an’ı da dinlerler ve okuyanlara dua ederler.

AYET-İ KERiME
“Arşı taşıyanlar ve onun etrafında bulunan melekler, hamd ile Rablerini tesbih edip ona iman ederler ve müminler için şöyle mağfiret diler ve dua ederler: 'Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde, tövbe edenlerin ve yoluna uyanların günahlarını bağışla ve onları cehennem azabından koru! Rabbimiz! Onları ve atalarından, eşlerinden ve nesillerinden sâlih olanları kendilerine vaadettiğin “Adn” cennetlerine koy. Şüphesiz ki sen, her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin.' ”
(Mümin, 40/7 ve 8).


Bu ayetlerde, kulluklarını yerine getiren müminler için, meleklerin dua ettikleri bildirilmektedir. Kulluk vecibelerinin başında Kur’an okumak gelir; demek ki melekler, onu da dinlerler.

Aşağıdaki hadis de meleklerin Kur’an’ı dinlediklerini görmek mümkündür:

Hz. Bera anlatıyor: “Bir adam, yanında iki iple bağlı olan atı olduğu halde, Kehf Suresi'ni okumuş, bir bulut gittikçe yaklaşarak onu kuşatıvermiş ve bundan ötürü at ürkmeye başlamıştır. Sabahleyin bu olayı Hz. Peygamber (a.s.m)’e anlattı. Efendimiz (asm) “O bir sekinedir, Kur’an sebebiyle inmişti.” buyurdu.(Buharî, Fadailu’l-Kur’an,11; Müslim, Musafirin, 240). Bu hadiste “sekine” olarak ifade edilen husus, Bakara Suresi'nin okunmasıyla ilgili diğer bir hadiste “melekler” olarak ifade edilmiştir.(bk. Buharî, Fadailu’l-Kur’an, 15).

Hadisteki sekine konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Bunlardan tercih edilen görüş, İmam Nevevî’nin ifade ettiği gibi, "Kur’an okunurken, inen sekineden maksat, içinde rahmet, sukunet, vakar bulunan ve bir bulut görüntüsünü veren bir mahluktur ki, beraberinde melekler vardır."(bk. Nevevî, İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi).
 

61- Yıldırım ve şimşek Cebrail’in kırbacını şaklatması mıdır?

- İbn Abbas’tan gelen bir rivayete göre, Yahudilerin sorusu üzerine Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Râd (gök gürültüsü), buluta müvekkel, meleklerden bir melektir (yani mevcut fiziksel gök gürültüsünün işlemesini, bulutla olan ilişkisinin tanzimini üstlenmiş meleklerden -müvekkel- bir melektir. İsmini ondan alarak R’ad / gök gürültüsü olarak anılıyor). Beraberinde / Elinde ateşten kırbaçlar vardır ki, onlarla bulutları -Allah’ın dilediği yere- yürütür. Duyduğumuz ses (gök gürültüsü) ise, adı geçen meleğin bulutları emredilen yerlere yürütürken onları sıkıştırmasından (süratle sevk etmesinden) ileri gelmektedir.” (Müsned, 5/385-Şamile-; Tirmizî, Tefsiru Sureti’r-Rad -hadis hasen, gariptir-).
Rad kelimesi, hem yıldırım, hem gök gürültüsü hem de bulut için kullanılır.

- Bu hadiste geçen ifadelerin, bugünkü fen bilimcileri tarafından tespit edilen hususlarla çelişen bir yanı yoktur. Kâinatta var olduğu kabul edilen kanunlarının itibarî olduğu, elle tutulan haricî vücutları olmadığı bilinmektedir. Elbette, Allah’ın kudretinin birer yansıması olan bu itibarî kanunlara dayandığı kabul edilen varlıkların, gerçek anlamda melek denilen -haricî vücut sahibi- şuurlu varlıklar tarafından tanzim edilmesi ve işletilmesi gerekir. Bu, ilahî hikmetin zarurî bir sonucudur. Ayrıca, on beş asır önceki insanlara, elektrik, şimşek, gök gürültüsü, bulut kompozisyonu ancak bu kadar anlatılabilir.

- Hz. Ali (ra)’ın konuyla ilgili şu açıklaması, bugünkü bilimsel bilgilerle aynıdır:

“Allah’ın en güçlü mahluku dağlardır. Demir ise, dağları yontar. Ateş demiri yer / eritir. Su ateşi söndürür. Gök-yer arasında bulunan bulut, su taşır. Rüzgâr bulutu taşır. İnsan rüzgârdan eliyle korunmaya çalışır. Sersemlik insanı mağlup eder. Uyku sersemliğe galebe çalar. Gam ise uykuyu engeller. Demek ki, Allah’ın en güçlü mahluku gamdır.”

Taberanî’nin naklettiği bu bilgi Heysemî tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir.
(bk. Mecmau’z-Zevaid, 8/132).
 

62- Neden meleklere iman, imanın şartlarından biridir?

“Bir şey sabit olursa levazımıyla sabit olur.” kaidesi meşhurdur. Bir şey için kaçınılmaz lazımlar, yani özellikler, şartlar vardır. O şeyi bunlardan ayrı düşünemezsiniz. Mesela, ruh dendi mi hayat onun lazımıdır; hayatı ruhtan ayıramazsınız.

Diğer bir önemli itikat kaidesi: “İman tecezzi kabul etmez.” Yani iman rükünlerini birbirinden ayrı düşünerek, bir kısmına inanıp diğerlerine inanmamak olmaz.
“İman, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdanî hakikattir ki, tefrik kabul etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzi kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kabil-i inkısam olmazlar.” (Şualar, On Birinci Şua, Dokuzuncu Mesele)
Bunlardan birine inanmayan insana mümin denilmez. Mesela, Allah’a inanan, fakat ahirete inanmayan insan mümin değildir. Bu adam için, “Allah inancında mümin, fakat ahiret inancında kâfir...” gibi ikili bir tasnif yapılamaz. Bu böyle olduğu gibi, Allah inancı da tecezzi kabul etmez. Yani, “Allah’ın varlığına inanırım, ama kadim olduğunu kabul etmem.” diyen bir insan, Allah’a değil kendi zihninde kurduğu bir ilaha inanmış olur.

İslam'da iman esaslarından ikincisi, Allah Teâlâ'nın melekleri olduğuna inanmaktır. Melekler, Hak Teâlâ'nın kelâmı olan vahy-i ilâhiyi, Allah'ın peygamberlerine, semavi âlemden, insanlık âlemine nakleden Allah elçileri, bu âlemin nizamını sağlayan ilâhî vasıtalar, nuranî varlıklardır. O halde, vahy-i ilâhiye ve peygamberlere inanmak, ancak meleklere inanmakla olur. Diğer bir tabirle; peygamberlere inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren meleğin varlığına inanmak gerekir. Bu bakımdan, meleğin varlığına iman, peygamberliğe de iman demektir. Meleği inkâr ise, peygamberliği de inkâr manasına gelir. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman, iman esasları arasında Allah'a imandan sonra yer almış, daha sonra da kitaplara ve peygamberlere iman etmek zikredilmiştir.

AYET-İ KERiME
"Peygamber, Rabbi tarafından indirilene (Kur'an'a) inandı, müminler de inandılar. Her biri, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar."
(Bakara, 2/285).


Kur'ân-ı Kerîm'de birçok ayetlerde iman esasları bazen birkaçı, bazen hepsi bir arada beyan edilmiştir.

AYET-İ KERiME
"Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim; Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, şüphesiz ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür."
(Nisa, 4/136).
 
Son düzenleme:

63- Melekler sevinç, hüzün, mutluluk ya da heyecanın nasıl duygu olduğunu bilirler mi?

Bu gibi duyguların önemli bir kaynağı cismanî bünye olduğunu düşündüğümüzde, meleklerde bu duyguların çok fazla olmadığını söyleyebiliriz. Bununla beraber, bazı hadis rivayetleri hüzün ve sevincin meleklerde de olduğunu göstermektedir:

Mesela, bir rivayete göre, Bedir Savaşı'nda Hz. Peygamber (a.s.m) ikindi namazını kıldıktan sonra gülümsedi. Bunu sorduklarında Hz. Mikail (as)’in yanından geçerken kendisine bakıp tebessüm ettiğini (adeta savaşın zaferle biteceğini bildiği için sevincini ortaya koyduğunu), onun da buna mukabele ettiğini söylemiştir. Hz. Cebaril (as) için de böyle bir rivayet söz konusudur. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 2/82)

İmam Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre, Hz. Peygamer (a.s.m) Hz. Cebrail (as)’e “Hz. Mikail’in hiç güldüğünü görmedim” deyince o da “Cehennem ateşi tutuşturulduğu günden beri o hiç gülmemiştir (hep üzgündür).” demiştir.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 10/385)

AYET-İ KERiME
“Ey iman edenler! kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Bu ateşin başında, sert ve şiddetli, Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”
(Tahrim, 66/6)


mealindeki ayette cehennem zebanileri olan meleklerin sert ve şiddetli oldukları belirtilmiştir ki, bu da onların Allah adına çok toleranssız davrandığını, -deyim yerindeyse- katı yürekli, öfkeli olduklarını göstermektedir. Bu da bir duyguyu ifade etmektedir.​

Meleklere ait özelliklerin varlığını bilsek bile, mahiyetini bilemiyoruz.
 

64 -"Cebrail akıldır." diyen İslam alimleri kimlerdir; Delilleri nedir?

Bildiğimiz kadarıyla, Cebrail (as)'e "akıl" diyenler yalnız filozoflardır. Diğer İslam alimlerinden böyle bir iddianın söz konusu olduğunu bilmiyoruz. İslam filozoflarından Farabî, İbn Sina, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd’ün böyle bir düşünceye sahip oldukları bilinmektedir.

Bunların bu iddialarını destekleyen İslam kaynaklı bir delilleri yoktur. Ancak Aristo'nun ilahî özler/ bir tür yıldızların temsil ettiği tanrılar, dediği hususlar, Farabi'de "münferit akıllar" olarak algılandı. Onu izleyen İbn Sina ise, bunları İslam düşüncesindeki karşılığını bularak "melekler" demeyi uygun gördü.

Dinî hakikat ile felsefî hakikatin aynı şeyler olduğunu söyleyen Farabî'ye göre, peygamberlerin faal akıl/Cebrail vasıtasıyla kavuştukları hakikate, filozoflar da aklî düşünme ve tefekkürle ulaşırlar.(a.g.e). İbn Sina da faal aklı Cebrail ile aynı şey sayar.(a.g.ey.; Ayrıca bk. Farabi, el-Medinet'ul-Fazıla, s. 50; İbn Sina, eş-Şifa, s. 441).

Tefsir kaynaklarında genellikle, "Cebrail" kelimesi, "cebr" v e "îl" kelimesinin birleşmesinden meydana geldiği hususuna vurgu yapılmaktadır. İbn Abbas'tan gelen rivayetlere göre, İbranicede "cebr" Abd=kul, "îl" ise Allah manasına gelir. Dolayısıyla, Cebrail, Abdullah = Allah'ın kulu demektir.

Diğer bir görüşe göre ise, "Cebr" kelimesi "ceberut" kökünden gelip kuvvet anlamına gelir. Bu görüşe göre, Cebrail, Allah'ın kudreti anlamına gelir. (Misal olarak bk. Taberî tefsiri, Râzî tefsiri, Kurtubî tefsiri, el-Bahru'l-Muhit tefsiri, Alusî tefsiri, Elmalılı Hamdi Yazır tefsiri, Bakara Suresinin 97-98. ayetlerinin açıklaması).​
 

65- Dört büyük melek peygamber midir?

Bildiğimiz anlamda peygamber değiller; fakat, her biri değişik işlerle ilgili bir ekibin başındadır. Bu işleri o yardımcı olan meleklere bildirmekle görevli elçilerdir. Zaten "Melek / melaike" kelimesinin sözlük anlamı "risalet / elçilik"tir. Eliket, Eluket, risalet, mektup demektir. (bk. Razî, II, 159).
AYET-İ KERiME
"Hamd, göklerin ve yerin yaratıcısı; melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler kılan Allah'a mahsustur. O, yarattığı varlıklarda dilediği şeyi artırır. Şüphesiz Allah, her şeye hakkıyla kâdirdir."
(Fatır, 35/1)

mealindeki ayette melekler için kullanılan "elçiler" unvanı, onların bu sözlük anlamlarını çağrıştıran bir sözcüktür.

Alimler meleklere "elçi" denmesinin iki sebebi olduğunu söylerler:

Birincisi: İnsanlara gönderilen Allah'ın elçileri olmalarıdır. Peygamberlere vahiy indirirler, salih kimselere ilham getirirler, umum insanlara sadık rüyalar gösterirler.

İkincisi: Allah'ın kudret eserlerini yaratıklarına göstermekle görevlidirler. Yağmurları indirir, bulutları sürerler, rüzgârları yürütürler. (bk. Alusî, Fatır Suresinin ilk ayetinin tefsiri).

"Aleyhisselam" tabiri, hem onların -Kur'an'da- peygamberler gibi "elçi" olarak anılmalarından, hem de masum, onurlu bir varlık olmalarında dolayı bir saygının ifadesi olarak kullanılmaktadır.​
 

66- Melekler neden ibadet ederler?

Melekler, erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah'ın emirlerine itaat eden yaratıklardır.

Melekler; Allah Teâlâ'ya ibadet ve taatle meşgul olan ruhanî, nuranî, lâtif varlıklardır. Allah'ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getirirler ve asla itaatsizlik etmezler (bk. Tahrîm, 66/6)

Melekler, "emanet" sıfatıyla muttasıfdırlar. Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetlerinde meleklerin, kâinattaki bütün varlıklar gibi bağımsız olarak yaratılan, fakat insanlara ve diğer canlı ve maddî yaratıklara mahsus olan yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi sıfatlardan; erkeklik ve dişilik gibi cinsiyetten ve her çeşit günah işlemekten uzak, daima Allah'ı tenzih ve tesbih eden nuranî lâtif varlıklar olduğu bildirilmiştir.

Bu özellikleri sebebiyle, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilen her türlü işleri yapmaya, en kısa zamanda en uzak yerlere süratle gitmeye, diledikleri şekil ve surette görülmeye muktedir olan, Hak Teâla'nın mükerrem kulları, şerefli ve kutsal yaratıklarıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

AYET-İ KERiME
"Belki onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve onun emrettiklerini (hemen) yaparlar."
(Enbiya, 21/26-27);

"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar."
(Tahrim 66/6);


"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. Onun katındakiler ona ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) onu tesbih (ve takdis) ederler."

(Enbiyâ, 21/19-20).


Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "ismet" ve "emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, onu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir.(Enbiyâ, 21/26-27; Mümin, 40/7).

Kur'ân-ı Kerim'de geçen pek çok ayetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Münteha'da, Cennet ve Cehennem'de sayısız melekler vardır. Bütün meleklerin çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mahiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve amirleridir. Bu görevlerin en başta geleni ve en önemlisi; peygamberlere Allah (c.c.)'ın ilâhî vahyini ulaştırmak, yani Allah'ın emirlerini tebliğ etmektir. Bu bakımdan, melek denilince akla her şeyden önce, "Cebrail" adıyla tanınan vahiy meleği gelir. Sonra diğer görev gruplarının başları olan Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gelir. Bu dört melek "meleklerin resulleri"dir.

Kur'ân-ı Kerim'in beyanına göre melekleri, şu üç büyük grupda toplamak mümkündür:

A) "İlliyyûn, Mukarrebûn" diye anılan melekler. Bunlar, daima Allah Teâlâ'yı tenzih ve tehlil ile ona ibadet ve taatla meşguldürler. Muhabbetullah (Allah sevgisi) ile istiğrak hâlindedirler.

B) "Müdebbirât" diye bilinen melekler olup, bu kâinatın nizam ve intizamını temin etmekle görevlidirler. Allah Teâlâ'nın yerlerde ve göklerde irade ve kudretinin tecellisine aracılık ederler.

C) Her şeyden önce, peygamberlere vahyi ilâhîyi ulaştırmakla görevli olan ilahî elçilerdir. Bunlar genellikle bütün insanların ruhî halleri ve tekâmülleri ile meşguldürler. İnsanlarla ilgili çeşitli görevleri vardır.

Ayet-i Kerim'de cinler ve insanlar zikredildiği halde meleklerin zikredilmemesinin hikmeti vardır. Evvela ibadetten maksat iman etmektir. Melekler içerisinde Allah'a iman etmeyen yoktur. Ayrıca kendilerine verilen vazifeleri de eksiksiz yapmaktadırlar. Ancak insanlardan ve cinlerden bir kısmı iman etmeyip ibadetlerini yapmamasından dolayı ayet onları ikaz etmek için inmiştir. Melekler için böyle bir durum söz konusu değildir.

Meleklerin ibadet etmeleri de onların vazifeleri içerisindedir. Onunla emrolunmuşlardır.​
 

67- Melekler hangi dilde konuşurlar, bizi nasıl anlarlar?

Melekler nurdan yaratılmıştır. Nur ise ayn-ı şuurdur. Bir anda nurlu varlıklarıyla pek çok yerlerde bulunabildikleri gibi, aynı anda pek çok dillerle konuşmaları da söz konusudur.

Nitekim, Hz. Cebrail (as) bir anda hem arşın altında Allah’a secde ederken, aynı anda Dihye suretinde Hz. Peygamber (a.s.m)’in meclisinde bulunuyordu. Keza, Hz. Cebrail (as) Hz. Musa (as)’a Tevrat’ı İbranice, Hz. İsa (as)’a İncil’i Süryanice, Hz. Muhammed (asm)’a Kur’an’ı Arapça indirmiştir.

Demek ki bütün bu dilleri biliyordu ve farklı dil konuşan farklı peygamberlerle konuşuyordu.

Ruhumuz, göz penceresinden bütün renkleri görüp ayırıyor, kulak alıcısından bütün sesleri fark edebiliyor. Sadece bir rengi ve sadece bir sesi değil, bütün renkleri ve sesleri tanıyor. Ruhumuza bu özelliği veren Allah'ın, ruhani varlıklardan olan meleklere de bütün dilleri, hareketleri, konuşmaları ve manalarını bilecek bir özellik vermesi Onun hikmetindedir.

Nitekim kamera, teyp gibi kayıt cihazları ve hafızamız hiç bir alet, mürekkep, kağıt gibi malzemeler olmadan her şeyi nasıl kaydediyorsa, Allah’ın görevli memurları olan melekler de her şeyi aynıyla kaydeder, bilir ve anlar.

Ayrıca, rüyamızda gördüğümüz ve dilini bilmediğimiz bir kimseyle konuşmakta hiçbir zorluk çekmeyiz. Rüya gibi bir âlemde bizlere bu özelliği veren Allah, ruhani varlıkları olan meleklerine de her şeyi anlayacak ve her şeye uygun ilhamı verecek bir özellik vermiştir.

Demek ki, meleklerin dil problemi yoktur. Kendilerine hangi görev verilirse onu yaparlar.
 

68- Melekler uçar mı yoksa yüzer mi? Kur'an'da onlar için, yüzerler, denilmesinden maksat nedir?

Kur’an’da yalnız Naziat Suresi'nin 3. ayetinde “sabihat = yüzenler” olarak ifade edilenlerin melekler olduğuna dair yorumlar vardır. Bunun yanında değişik yorumlar da söz konusudur.(bk.Taberî, İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri). Hz. Ali (ra) ve Hz. Abdullah b. Mesud’dan bunların melekler olduğuna dair rivayetler vardır.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri). Bu rivayetler esas alındığında, ayetin manası, birkaç şekilde yorumlanmıştır:

a. Mucahid’e göre, melekler gök ve yerin ufuklarında süratle gezdikleri için, mecaz olarak onlara "yüzenler” denilmiştir. Nitekim, süratli at için de aynı tabir kullanılır.(Taberi, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

b. Yine gelen bir rivayete göre, Hz. Ali (ra) ve Hz. Abdullah b. Mesud tarafından buradaki “sabihat”; “Müminlerin canını alırken yumuşak davranan, nefislerde dalgıç gibi yüzen melekler.” şeklinde açıklanmıştır.(Razî, ilgili ayetin tefsiri).

Demek ki, ayette geçen “yüzenler” tabiri, melekler için kabul edildiğinde, mecaz bir ifade olarak kabul edilmiştir, gerçek bir yüzme anlamında değildir.

Bu Surede, "şiddetle çekmek", "yavaşça çekmek", "yüzüp gitmek", "yarışıp geçmek" ve "iş çevirmek" gibi beş işi yapanlara yemin edilmiş, cevabı da daha sonra gelenlerden elde edilen karine ile bilindiği için zikredilmemiştir ki, "Bunlar olacak, o kıyamet ve öldükten sonra dirilme gerçekleşecek." demektir.

Bu âyetlerin içinde geçen bu kelimelerin birçok mânâya gelme ihtimalinden dolayı tefsirciler birçok yorum nakletmişlerdir:

1. Hepsi meleklerdir: "Boğa boğa, daldıra daldıra şiddetle can alan melekler." yahut "Kâfirlerin canını alan azap melekleridir." Nâşitât, tatlı ve yumuşak bir şekilde can alan, müminlerin ruhlarını alan rahmet melekleridir. Sâbihât, ilâhi emir ile ufuklardan gelip giderek iş yapan veya can alırken nefislerde dalgıç gibi dalıp yüzen meleklerdir. Sâbikât, kâfirlerin ruhlarını cehenneme, müminlerin ruhlarını cennete götürmek için yarışıp giden meleklerdir. Müdebbirât-ı emr ise, yüce Allah'ın, âlemin düzeninde emir altına verdiği, memur kıldığı işlerde, işi yönetip idare eden melekler, yahut meleklerin elçileridir.

2. İnsanların nefisleridir: Bunun da iki ayrı yorumu vardır. Birisi, bedenlerinden ayrılan erdemli nefisler ki alışıp kaynaştıkları ve hayır kazanmak için araçları ve binitleri olan bedenlerinin şiddetle her noktasından ayrılır ve bununla beraber melekler ve ruhlar âlemine arzu ve neşe ile çıkar, orada yüzer ve sonra geçip mukaddes bölgeye gider, sonra da şeref ve kudreti nedeniyle iş yöneten melekler sırasına ve hatta onlardan ileri geçerler. Çünkü ölümden sonra ruhların bu âlemde bile nice eser ve halleri görünür. Onların manevî ve ruhî özelliklerinden istifade edilir. İkincisi, ölümden önce bir tarikata katılarak ibadet edip nefis mücadelesi vermek suretiyle içini ve dışını temizleyen ve ilâhî bilgilerde yükselen erdemli nefisler denilmiştir ki, bunlar şehevi arzularından sıyrılır, mukaddes âlemin hasretini çeker. Olgunluklara yükselme mertebelerinde yüzer, sonra kusurlu ve eksik nefislerin terbiyecisi ve olgunlaştırıcısı olur.

3. Gâziler veya elleri veya atları ki, elleri silahlarını doldurur çeker, oklarını, mermilerini kolayca atarlar, karada ve denizde yüzer giderler, düşmanla savaşta yarışıp ileri geçerler, sonra onların işlerini yönetirler. Bu özellikler gazilerin atlarında da düşünülebilir. Şu kadar var ki, atların iş yöneticisi olmaları, sebebiyet alakası ile mecaz olur. Yani atlar iş çevirip yönetmeye sebep oldukları için, mecaz olarak onlara da iş çevirici denilebilir.

Meâlden bu üç mânâ anlaşılabilir.

4. Yıldızlar denilmiştir: Fakat bunlar hakkında "iş çevirici" nitelemesini yapmak doğru olmaz. Bu, yine melekler olmalıdır.

Bunları çeşitli şekillerde düşünmek isteyenler de olmuştur. En açığı melekler veya erdemli nefisler veya dilimizce daha kapsamlı olmak üzere "kuvvetler" demektir. Bunlara yemin edilerek kıyamet ve öldükten sonra dirilme olayının meydana geleceği vurgulu bir şekilde kesin olarak haber verilmiştir. (bk. Elmalılı, Tefsir, ilgili ayetlerin tefsiri)​
 

69- Meleklerin ruhu var mıdır; ecsam-ı nurani oldukları ifade edilmektedir, buna göre meleklerin cisimleri mi vardır?

Hadis-i şerifte; "Melekler nurdan yaratıldı. Cinler de alevli bir ateşten yaratıldı. Âdem ise size vasf olunan şeyden yaratıldı." (Müslim, Zühd, 10/60) diye ifade edilmiştir.

Melekler, nurdan yaratılmıştır. Nur ise ayn-ı şuurdur. Bir anda nurlu varlıklarıyla pek çok yerlerde bulunabilirler, pek çok şekle girebilirler, aynı anda pek çok dillerle konuşmaları da söz konusudur. Nitekim, Hz. Cebrail (as) bir anda hem arşın altında Allah’a secde ederken, aynı anda Dihye suretinde Hz. Peygamber (a.s.m)’in meclisinde bulunuyordu.

Keza, Hz. Cebrail (as) Hz. Musa (as)’a Tevrat’ı İbranice, Hz. İsa (as)’a İncil’i Süryanice, Hz. Muhammed (asm)’e Kur’an’ı Arapça indirmiştir. Demek ki bütün bu dilleri biliyordu ve farklı dil konuşan farklı peygamberlerle konuşuyordu.

Meleklerin nurdan yaratılmış olmaları onların ayrıca bir ruhlarının olmadığını göstermez. Ancak kaynaklarda buna dair bir bilgiye rastlayamadık. Yalnız, güneşin bir nuranî cismi ve yedi renkli ışığı olduğu gibi, meleklerin de nurdan bir bünyelerinin ve bu bünyede yer alan bir ruhlarının olması mümkündür.

Melekler büyüklük, küçüklük bakımından çok farklı türlere sahip bir millettir. Güneşe müekkel bir melek ile yağmur tanelerini yere indirmekle görevli bir melek elbette çok farklıdır.

Bazı meleklerin şarktan garba / dünyanın doğusundan batısına kadar her yeri kaplayacak kanatlara sahip olması, onların sadece uçmalarını sağlamaya yönelik değil, aynı zamanda Allah’ın yarattığı pek harika bir sanat eseri olarak melekut aleminde arz-ı endam etmeleri içindir.
"Bazı rivayetlerin işaretiyle ve intizam-ı alemin hikmetiyle denilebilir ki, gezegenlerden tut ta su damlacıklarına kadar hareket halindeki bazı cisimler bir kısım meleklerin binitleridir. Onlar bunlara izn-i ilahî ile binerler, alem-i şahadeti seyredip gezerler." (Nursi, Sözler, On beşinci Söz).

Gök güneş ve yıldızlar kelimeleriyle şahadet aleminde -lisan-ı hâl ile- Allah’ı tespih ettikleri gibi, melekler de melekut aleminde -lisan-ı kal ile- bunları temsilen şuurdarane Allah’ı tepsih ederler.(Sözler/, Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Esas).

İşte melekler nurdan oldukları için bütün zerreleriyle bu tesbihatı yaparlar. Kanatların olması onların tesbihatını arttıran bir husustur.

Kainatta iki türlü şeriat vardır.

Birisi;
Allah’ın Kelam sıfatından gelen ve vahiy ve peygamberler vasıtası ile insanlığa gönderilen dinlerdir. Bu şeriatın asıl muhatabı insanlıktır. Bu şeriata uyarak yaşamak ve hayatları ile aksettirmek insanların görevidir.

Diğer şeriat ise; Allah’ın İrade ve Kudret sıfatından gelen tekvini şeriattır. Yani kainata konulmuş bütün kanun ve adetullahlardır. Çekirdeğin bir sistem ile çatlayıp büyümesi, yıldızların hassas bir şekilde yörünge içinde hareket etmeleri, bütün canlıların hayat şartlarının ve rızıklarının mükemmelen tanzim ve tedbir edilmesi hepsi irade sıfatından gelen şeriatın meseleleri ve hükümleridir.

İşte nasıl kelam sıfatından gelen dinin mükellef ümmeti insanlar ve cinler ise, şu irade sıfatından gelen fıtri ve tekvini şeriatın mükellef ümmeti de; her şeye nezaret ve vekalet eden meleklerdir. Herbir yağmur damlasına nezaret ve vekalet eden meleğin olduğu hadislerle sabittir.(bk. Taberi, İbn Kesir, Suyuti/ed-durru’l-Mensur, Hakka:6-12. ayetlerin tefsiri; Kenzu’l-Ummal, h. no:4679)

Melekler bu kainat olaylarının ve meselelerinin seyircisi ve mütefekkiridir.

Konuşmak nasıl Allah’ın Kelam sıfatının bir tecellisi ise; yaratmak da İrade ve Kudret sıfatlarının bir tecellisidir. Şeriatlar da bu sıfatlara göre şekil alıyor. İrade ve kudret sıfatının icraatları olan tekvini hadiseler; tekvini şeriat olarak tavsif ediliyor.​
 

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.413
Mesajlar
136.120
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst