70- Hristiyanların melekleri dişi şeklinde tasvir etmelerinin nedeni nedir?

AYET-İ KERiME
“Onlar Rahman’ın kulları olan melekleri dişi kabul ettiler. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir.”
(Zuhruf Suresi, 43/19)


Yukarıdaki ayet mealinde ifade edildiği üzere, Kureyş müşrikleri de melekleri dişi olarak vasıflandırmışlardı.

Bugün sözü edilen filmlerde Hristiyanların melekleri dişi olarak tasvir etmeleri, eski hurafelerden gelip şekillenen bir profildir. Zaten Hristiyan artistlerin önemli bir kısmı dinden uzaktır. Yaptıklarının dinlerine uyup uymadığı konusu onları pek ilgilendirmez. “Madem, melekler güzelliği, zarafeti temsil ediyor, hayalî resimlerinde çok da narindirler, öyleyse dişi olarak tasvir edilmeleri daha uygundur.” diye düşünmüş olabilirler.

Ayrıca, Meryem-İsa-Ruhu’l-kudüs koalisyonundan oluşan teslis akidesi de buna uyum sağlayabilir.

AYET-İ KERiME
"Melekler Allah'ın kızlarıdır." diyerek iftira edenler için ilgili ayetlerin uyarısı şöyledir:

"Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adlarını takıyorlar."
(Necm Suresi, 53/27)

"Rabbiniz oğulları size ayırdı da, kendisi için kız olarak melekleri mi edindi?"
(İsra Suresi, 17/40)

"Putperestlere de ki: Kızlar Rabbinin de erkekler onların mı? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde kız olarak mı yarattık?" (Saffat Suresi, 37/149,150)
 

71- İnsanların etrafında bulunan melekler onları hangi hadiselerden / musibetlerden korumaktadır?

AYET-İ KERiME
“O insanın önünde ve ardında devamlı olarak nöbetleşerek görevlendirilen melekler vardır. Bunlar Allah’ın emrinden ötürü, onu koruyup kollarlar...”
(Rad, 13/11)


mealindeki ayetten, söz konusu olan koruyucu meleklerin bu görevi, bütün insanlar için geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Ayette “koruyucu melekler” olarak tercüme edilebilen “muakkıbat” kelimesi, izleyenler, takip edenler anlamına gelir. Tefsircilerin beyan ettiklerine göre, ayette geçen “korurlar” manasına gelen “yahfezun” fiilinin işaret ettiği “hıfz/muhafaza” kavramı iki anlama gelir.

Birincisi, insanların yaptığı işleri denetlemek, kontrol etmektir. Bu mana, “Üzerinizde hafîz / denetleyiciler vardır.” (İnfitar, 82/10) mealindeki ayetin manasıyla örtüşmektedir

İkincisi, insanları tehlikelerden korumak, kollamaktır. Bu koruyup kollama işi, Allah’ın kullarına yaptığı büyük bir lutuftur. Yoksa insanın, -bir mikroptan bir depreme kadar, semavî ve arzî musibet ve tehlikeler gibi çepeçevre kendisini saran kötülüklerden korunması asla mümkün olmayacaktı. “Allah kullarına büyük lutuf sahibidir.” (Şura, 42/19) mealindeki ayetle örtüşmektedir.(bk. Taberî; Razî, İbn Kesir; İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

İbn Kesir'in bildirdiğine göre, her inanın dört koruyucu melekleri vardır. 24 saatte bunlar nöbet değiştirirler. Bunlardan iki tanesi, insanların sağında ve solunda olup amellerini yazarlar. Diğer ikisi ise, insanların önünden ve arkasından kendisini izleyen ve -Allah’ın izin verdiği yerlerde- onu değişik musibetlerden koruyan meleklerdir.(İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

Bu açıklamaların ışığında, özet olarak diyebiliriz ki; -kâfir olsun, mümin olsun, fâsık olsun, sâlih olsun- her insanı takip edip izleyen muhafız melekler vardır. Bunlardan bazıları, insanın amellerini / söylediklerini, işlediklerini kontrol edip yazarlar. Diğer bir kısmı ise, onları her türlü kötülükten korurlar. Yani; Allah’ın Kader kanunuyla programladığı ve kaza kanunuyla kâinat çapında uygulamaya koyduğu genel icraatlardan olumsuz etkilenmemeleri için, Ata kanunuyla insanları koruma altına almış ve onlara koruyucu melekler tayin etmiştir. Şayet bu özel koruma işi olmasaydı, insanın cinnî, insî şeytanların şerrinden, semavî, arzî musibetlerden, insanın iç bünyesinde ve dış dünyasında kümeleşmiş milyarlarca mikroplardan, virüslerden, parazitlerden sakınması hiç mümkün olur muydu? Şüphesiz bu korumalar Allah’ın emriyle ve onun izniyle olmaktadır. Kuşeyrî’nin ifadesiyle; söz konusu melekler, insanları Allah’ın emriyle Allah’ın emrinden (Kâinatta cari olan genel kanunlar çerçevesinde cereyan eden emirlerinden / işlerinden / icraatlarından) korurlar.(bk. Kuşeyrî, ilgili ayetin tefsiri).

Allah, insanın başına bir musibet getirmek istediğinde ise, artık ondan kurtuluş yoktur. O anda Ata kanununu işletmez, korumalarını geri çeker ve kaza hükmünü gerçekleştirir. Söz konusu ayetin şu son cümlesinde bu gerçeğe şöyle vurgu yapılmıştır:

AYET-İ KERiME
“...Allah bir toplum için bir kötülük irade buyurdu mu, artık onu geri çevirecek bir kuvvet yoktur. Artık Allah’ın dışında onları himaye edecek kimse olamaz.”
(Rad, 13/11)
 

72- Miraç olayında Cebrail'in bir noktadan sonra, gidersem yanarım, dediği doğru mudur?

Bu konuda ilk kaynaklardan biri olarak sayılan İbn Merduye tefsirinde bu kıssa’ya -İbn Abbas’a dayanan bir senetle- yer vermiştir.(bk. İbn Arrak, Tenzihu’ş-Şaria, 1/169).

Ancak bazı alimler, bu hadisin sahih olmadığını belirtmiştir. Sebebi de senedinde “Meysere b. Abdi Rabbih” adlı bir ravinin bulunmasıdır.

Nesaî, bu şahsın “metruku’l-hadis” olduğunu belirtmiştir.(Nesaî, ed-Duafa ve’l-metrukîn, tercüme: 580);

Buharî, bu kişinin “yalancılıkla itham edildiğini” belirtmiştir.(Buharî, ed-Duafau’s-sağîr, tercüme: 355).

Darekutnî de bu adama “ed-Duafa ve’l-metrukîn” adlı eserinde yer vermiştir.(a.g.e, tercüme: 510).

Miraç hadisesinde Hz. Cebrail (as)’in belli bir yükselişten sonra (Sidretu’l-Münteha’da) geri kalması ve “Bir adım daha ileri atsam yanarım.” demesiyle ilgili rivayet sahih değildir. Bu konuda, Şeyh Ali Haşiş tarafından kaleme alınan ve değişik kaynaklardan yararlanarak hazırlanan “Kıssatu ihtirakı’l-hicabı leylete’l-İsra ve’l-Mirac” adlı bir makalede, bu kıssanın tamamen uydurma olduğu belirtilmiştir.

Durum bu merkezde olunca ortada bir çelişki yok demektir. Yani Hz. Cebrail (as) de Hz. Peygamber (asm)'in yakınında bulunmuş ve “kelime-i şahadet” ile o sohbete iştirak etmiştir.

Buna göre o makamda kelime-i şahadeti getiren (genel olarak melekler değil) yalnız Hz. Cebrail (as)’dir. Dolayısıyla diğer meleklerin oraya girmeleri diye bir şey söz konusu değildir.

NOT
Bu rivayetin doğru olduğunu kabul etsek bile, Hz. Cebrail (as)'in farklı bir makamda olmasına rağmen bu konuşmayı dinlemesi ve sonunda şehadet getirmesi mümkündür. Çünkü farklı makamlarda bulunmak, konuşmayı dinlemeye ve o sohbetten hissedar olmaya engel değildir.
 

73- Kadir Gecesi melekler görebilir miyiz?

Kadir Gecesi'nde meleklerin yeryüzüne inecekleri Kadir suresinde ifade edilmiştir. Ayetin meali şöyledir:

AYET-İ KERiME
"Melekler ve Cebrail o gecede Rablerinin izniyle her türlü iş için inerler."
(Kadir, 97/4)


Cebrail meleklerden biri olmakla birlikte, makamının yüksekliğini ve şanının yüceliğini göstermek üzere ayrıca zikredilmiştir. Kadir Gecesi'nde melekler yeryüzüne inerler, ancak melekler görünmezler.

Meleklerin Kadir Gecesi yeryüzüne inmesi ilâhî gufran, rahmet ve inayeti, o geceyi ihya edenlerin üzerine yağmur misali yağdırmak ve o insanların malına, canına, evine ve işine bereket havası estirmek üzere iner. Resûlüllah Efendimiz (a.s.m)'in:
"Kim inanarak, karşılığını yalnız Allah'tan bekleyerek Kadir Gecesi'ni ihya ederse, geçmiş günahları bağışlanır." (Buhari, Kadr, 1; Müslim, Müsâfirîn, 175)

buyurması, bu rahmet ve bereketi müjdelemeye yöneliktir.

Böylece Cenâb-ı Hak, kâinatın çok hassas bir saat gibi çalışmakta olduğuna, gelişi güzel, plânsız, programsız hiçbir hükme ve takdire yer verilmediğine ve her hükmün ve olayın yerine getirilmesinde görevli meleklerin bulunduğuna işarette bulunuyor.

Cebrail ve diğer görevli meleklerin takdir edilen her emirle inmesine gelince: Duhân Sûresi'nde bu olay şöyle açıklanmaktadır:

AYET-İ KERiME
"O gece her hikmetli iş katımızdan bir emirle ayrılır, ayırt edilir.."
(Duhan, 44/4)


Yani ezelde bilinip hazırlandığı gibi, her olay her hüküm her ecel ve rızık belli bir programa göre meleklere verilir.

Bazı âlimlere göre: Berâat Gecesi, emirlerin Levh–i Mahfuz’dan istinsahına başlanır, kâtip melekler bu geceden, gelecek seneye müsaadif ayın geceye kadar olacak olan vak’aları yazar ve bu işler, Kadir Gecesi bitirilir. Rızıklarla alâkalı defter Mikail (as)’e; harpler, zelzeleler, saikalar, çöküntülerle ilgili defter Cebrail (as)’e; amellerle alakalı defter, dünya göğünün sahibi ve büyük melek olan İsrafil (as)’e; musibetlere ait nüsha da Azrail (as)’e teslim olunur.(İbrahim Canan, Kütüb–ü Sitte, 3/287).

Rasûlulllah (a.s.m):
“Allah Tealâ tüm şeyleri Berâat Gecesi'nde takdir eder. Kadir Gecesi gelince de bu şeyleri sahiplerine teslim eder.”(Fahrüddin Razi, Tefsirü’l Kebir, 23/293)

buyurmuştur. Berâat Gecesi'nde eceller ve rızıklar; Kadir Gecesi'nde ise hayır, bereket ve selametle alâkalı işler takdir edilir. Kadir Gecesi'nde sayesinde dinin güç–kuvvet bulduğu şeylerin takdir edildiği; Berâat Gecesi'nde ise, o yıl ölecek olanların isimlerinin kaydedilip ölüm meleğinin teslim edildiği de söylenmiştir.(Razi, age.).
 

74- Hz. Cebrail, Peygamber Efendimizin vefatından sonra dünyaya (yeryüzüne) gelmiş midir?

Cebrail (as) Peygamber Efendimiz (asm)'den sonra, vahiy getirmek maksadıyla yeryüzüne gelmemiştir. Çünkü Peygamberimizin gönderilmesiyle vahiy gönderme işlemi nihayet bulmuştur. Peygamberlere vahiy getirmek Cebrail (as)'in görevlerinden sadece biridir. Onun başka görevleride var. Mesela; Cebrail (as) bütün mevcudata ilham vermekle görevli olan meleklerin başı olduğu için, bu noktadan dünya ile alkadardır ve dünyaya gelebilir.

Latif mahlukatın mühim bir kısmı da meleklerdir. “nur”dan yaratılmışlardır; “imtihan”a tabi olmadıkları için makamları sabittir. Yalnız ilahi emirlere itaat ederler. Daima hayır işler, vazifelerini yaparlar. Verilen emrin dışına asla çıkmazlar. Şerre kabiliyetleri yoktur.

Kainattaki maddi, manevi hemen bütün işlerde memurdurlar. Her varlığın “müekkel” bir melaikesi vardır. Yaptıkları işlerin ehemmiyetine göre dereceleri de birbirinden farklıdır. En büyükleri hazreti Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselamdır. Güneş ve benzeri yıldızların birer müekkel melaikesi olduğu gibi, her bir yağmur tanesinin de birer melaike ile taşındığı hadislerde mervidir.

Bu meleklerin özel görevleri olduğu gibi, her zaman yaptıkları zikir ve tesbihleri vardır. Bu nedenle Hz. Cebrail (as) he zaman azametli haliyle Allah'ı zikrediyor, tesbih ediyor.

Hem meleklerin tek bir görevi yoktur. Cebrail (as)'ın peygamberlere vahiy getirmesi, görevlerinden yalnızca biridir. Aynı anda birden çok iş yapabilirler. Bu konuyu Bediüzzaman Hazretleri şöyle açıklıyor:

"Hem nasılki şu kesafetli, karanlıklı, dar dünyada güneşin pek çok âyinelerde bir anda aynen bulunması gibi, öyle de: Nurani bir zât, bir anda çok yerlerde aynen bulunması meselâ, Hazret-i Cebrail Aleyhisselâm bin yıldızda bir anda hem Arş'ta, hem huzur-u Nebevîde, hem huzur-u İlahîde bir vakitte bulunması; hem Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın haşirde bir anda ekser etkıya-ı ümmetiyle görüşmesi ve dünyada hadsiz makamlarda bir anda tezahür etmesi ve evliyanın bir nevi garibi olan ebdalların bir vakitte çok yerlerde görünmesi ve avamın rü'yada bazan bir dakikada bir sene kadar işler görmesi ve müşahede etmesi ve herkesin kalb, ruh, hayal cihetiyle bir anda pekçok yerlerle temas edip alâkadarane bulunması, malûm ve meşhud olduğundan,.. elbette nuranî, kayıdsız, geniş ve ebedî olan Cennet'te, cisimleri ruh kuvvetinde ve hıffetinde ve hayal sür'atinde olan ehl-i Cennet, bir vakitte yüzbin yerlerde bulunup yüzbin hurilerle sohbet ederek yüzbin tarzda zevk almak; o ebedî Cennet'e, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık'ın (A.S.M.) haber verdiği gibi hak ve hakikattır. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatlar tartılmaz."

"İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez. / Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez."


Bir Azrâil Nasıl Binlerce Azrâil Oluyor?

Televizyondaki tek spikerin bir anda her evde hazır bulunması, haberlerin tamamını da her seyirciye ânında iletmesi hâdisesi; artık tek Azrâil’in, vefat ânı gelmiş her insanın evinde kolayca hazır bulunduğuna misâl teşkil etmiş olsa gerektir. İlim inkişaf ettikçe bu gibi mes’elelerin isbatı da kolaylaşacaktır.

Bir şehrin elektrik şebekesinde bekleyen tek memur, bir düğmeye basmasıyla yüzbinlerce lâmbayı bir saniye içinde söndürebiliyor. Koskoca şehri bir anda karanlıklara gömebiliyor. Kaldı ki, bunlar hep maddî misâller. Bizim sözünü ettiğimiz şahıslar ise mânevî mevzuun şahıslarıdır. Yâni, durum daha da kolaylaşmaktadır.

Misâl âleminin bir ferdi olan Hazret-i Azrâil’in hakikî şahsı bir merkezde beklerken, temsilî şahısları, vefatı vâki olacakların yanında temessül edip, ruhlarını, kolayca kabzeder. Spikerin, Ankara’da bulunduğu halde televizyon olan her evde konuşup, sözlerini işittirmesi gibi.

Diyebiliyor muyuz, Ankara’daki bir adam bütün ülkeye tek başına nasıl görünebilecek, sesini, sözünü duyurabilecek?

İnsanın yaptığı nizamlarda mümkün olan şey, insana bu bilgi ve zekâyı ihsan eden Allah’ın nezdinde, neden olmaz gibi görünsün?.. Kaldı ki Azrâil Aleyhisselâm’ın yardımcıları da vardır. Onları da tavzif ettiği kaydedilmektedir. O takdirde mes’ele büsbütün kolaylık arzetmektedir.
 

75- Maddi bir varlığı olmayan meleklerin, maddi varlığı olan cisimleri mesken tutmasını nasıl anlamak gerekir?

İslam kaynaklarında, gök cisimlerinin meleklerin ikamet etmesi için yaratıldığına dair herhangi bir bilgi yoktur. Göklerin ve diğer varlıkların hepsinin yaratılmasındaki en büyük hikmet, Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellilerine mâkes olması içindir. Bu sebeple, meleksiz gezegenlerin ve gök cisimlerin anlamsız olacağı yargısı doğru değildir.

Bu konudaki doğru yargı şudur: Allah evrenin bütün parçalarını kendisini -hal diliyle- tesbih edecek şekilde yarattığı gibi, bu cansız ve şuursuz varlıkların hal diliyle yaptıkları tesbihlerini kal diliyle yapmaları için her yerde canlı ve şuurlu varlıkları da yaratmıştır. Kâinat içerisinde çok küçük bir yere sahip olan yeryüzünü insan ve cinlerle doldurduğu gibi, o geniş gök apartmanlarını şuurlu varlıklardan mahrum bırakması her tarafta açık yansımaları görülen hikmete aykırıdır. Bu şuurlu varlıklar da meleklerdir.

Meleklerin o gök cisimlerinde nasıl yer aldıklarını bilmememiz, bunun olmadığını göstermez.

Diğer taraftan, Meleklerin meskeni sadece gökler değildir. Yeryüzü de meleklerle doludur. Zaten, o nuranî varlıkların oturacak mekânlara, saraylara ihtiyaçları da yoktur. Gökleri nice isimlerine ayna, nice sanatlarına mazhar olarak yaratan Allah, o muhteşem ve güzel mülkünü boş bırakmayarak onları meleklerle şenlendirmiş, o mahlukatını onlara seyrettirmiştir.

Ruhumuz bedenimizi hane olarak kullandığı, göz penceresinden bu âlemi seyrettiği gibi, diğer duygularla da bu âlemle ilgi kurduğu anlaşılıyor.

Meleklerin gök cisimlerine binmesi de böyle anlaşılabilir. Melekler o maddî cisimlerle birlikte hareket ettikleri, içlerine dahil olmamakla birlikte, onların tespihlerini temsil ve onlardaki ince sanatları tefekkür ettikleri ders verilmiş oluyor.

Gezegenlere müekkel melekler, onlarla birlikte hareket ederek o semavi cisimleri temaşa ve tefekkür ettikleri gibi, yağmur tanelerine müekkel olanlar da aynı görevi katrelerde ifa ederler.

Biz de bir kitabı okuduğumuzda, ruhumuz görme sıfatıyla o kitabın satırlarını tararken, gözümüz maddesiyle o kitapla herhangi bir temasta bulunmaz. Bunun çok daha farklı ve meleklere mahsus bir şekli de onlarla bindikleri gezegenler arasında geçerli olabilir.

Cinler de ateşten yaratılmış olmakla beraber, yeryüzünde ikamet etmektedir. Bunlar değişik şekillerde temessülleri söz konusu olduğu gibi, bizzat bilmediğimiz şekilde bir yerlerde ikamet etmeleri de mümkündür.

Cinlerin göklerin bazı yerlerinde de oturdukları ayetle sabittir:

AYET-İ KERiME
“Biz göğe çıkmak istedik: Bir de ne görelim, orası sert ve kuvvetli bekçiler, şihablar, alevler, (roket gibi mermiler)le dolu! Önceleri biz göğün bazı yerlerinde oturup dinleme merkezleri edinirdik. Ama şimdi kim dinlemeye kalkışırsa, derhal kendini gözetleyip izleyen bir alevle karşılaşıyor.”
(Cin, 72/8-9)


mealindeki ayette bunu açıkça görmekteyiz.

Meleklerin de böyle bir şekilde göklerde yıldızlarda yer almalarının elbette bir sakıncası ve engeli yoktur.

Kaldı ki, güneşin ışıkları birer nur olarak sisteminde yer alan -yer küresi dahil- bütün gezegenlere yansıması, şeffaf parçalarda yedi rengi, ısısı ve kütlesinin bir misaliyle yer laması gözle görünen bir gerçek olduğuna göre, meleklerin göklerde oturmalarını imkansız görmek elbette isabetli değildir.

Fatır suresindeki,

AYET-İ KERiME
Hamd, gökleri ve yeri yaratan ve melaikeyi iki, üç, dört... kanatlı elçiler yapan Allah’a mahsustur. O, yaratıklarından, istediğine, dilediği kadar fazla özellikler verir. Çünkü O her şeye kadirdir.”
(Fatır, 35/1)


mealindeki ayetin açıklamasına yer veren Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadeleri konumuza ışık tutacak mahiyettedir:
"Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre'den Müşteri'ye, Müşteri'den Zühal'e uçacak kanatları o veriyor. Hem melaikeler, sekene-i zemin gibi cüz'iyete münhasır değiller, bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işareten مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ (ikişer, üçer, dörder) kelimeleriyle tafsil verir." (bk. Sözler, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule)
 

76- Allah, meleklere kullarını övmüş müdür?

Konunun daha iyi anlaşılması için aşağıdaki ayet meallerini okumak uygun olacaktır:

AYET-İ KERiME
"Bir zamanlar Rabb'in meleklere: 'Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti. (Melekler): 'A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz.' dediler. (Rabb'in): 'Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.' dedi."

"Ve Âdem'e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: 'Haydi davanızda sadıksanız bana şunları isimleriyle haber verin.' dedi."

"Dediler ki: 'Yücesin sen (ya Rab!). Bizim, senin bize öğrettiğinden başka bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen bilensin, hakîmsin.'"

"(Allah): 'Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.' dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): 'Ben size, ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim.' dememiş miydim?" dedi.

"Ve o zaman meleklere: 'Âdem'e secde edin!' dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu."
(Bakara, 2/30-34)

Bu olay, hem insanın yaratılmasının hikmetiyle ilgili meleklerin sorularına canlı bir cevap hem de Hz. Âdem (as)’e secde etmeyen İblis’e ve İblis gibilere önemli bir uyarıdır.

Meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeleri hadisesinden iki ayrı dersi birlikte alıyoruz: Birisi, Allah’ın emrine itaat dersi, diğeri ise insanın mahiyetinin meleklerden daha üstün olduğu.

Aynı şekilde, şeytanın Hz. Âdem’e secde etmemesinde de iki ayrı kötülük birlikte sergilenir: Birisi İlâhî emirlere isyanın, diğeri ise kibirlenmenin kötülüğü.

Bu hadiseyi Kur’ân’dan öğrenen bir mümin, onun hükümlerine uydukça meleklerle arkadaş olduğunu düşünmeli ve şükretmelidir. Günah işleyen bir mümin de şeytanın yoluna girdiğini düşünmeli ve büyük bir uçuruma yaklaştığını fark ederek derhal tövbe etmeli ve istikamet yoluna girmelidir. Öte yandan, her isyanın altında, İlâhî emre başkaldırmak gibi bir kibir halinin olduğunu da ayrıca düşünüp bu kötü hasletten uzak durma konusunda hassasiyet göstermelidir.

Demek ki, Allah kendi yolundan gidenleri sever ve meleklerine karşı onlarla iftihar eder.

Allah’ın mümin kullarıyla iftihar ettiğiyle ilgili bazı hadisler:
"Size bereket ayı Ramazan geldi. Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlar, duaları kabul eder. Allah bu ayda sizin hayır hususunda yarışmanıza bakar ve sizinle meleklerine karşı iftihar eder. Allah´a hayır ameller takdim ediniz. Şâkî (günahkar), bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum olan kimsedir." (et-Tergib ve’t-Terhib, 2/99)

"Arafe günü vakfe sırasında Cenab-ı Hakk'ın Cehennem'den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad ettiklerinden kat kat fazladır. Allah, arafe günü vakfe yapanlara rahmetiyle yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek 'Bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar?' der.” (İbn-i Mâce, Menâsik, 56)

“Allah, ibâdete düşkün gençle meleklere karşı iftihar ederek şöyle buyurur: Kuluma bakın. Benim rızâm için nefsânî isteklerini terketmiştir."
(Camiüssağir, 2/280, Hadîs No: 1841)

"Kul, namaza kalktığı zaman, Allah Teâlâ kendisi ile onun arasındaki perdeyi kaldırır ve onunla yüzyüze gelir. Melekler de onun omuzları hizasından itibaren tâ arşa kadar hava boşluğunu doldururlar. Onunla birlikte namaz kılar ve onun yaptığı dualara 'âmin' derler. Göklerin tam ortasından namaz kılan kimsenin üzerine rahmet yağar. Allah'ın tellallarından birisi şöyle bağırır: 'Eğer şu münacaat eden kul kime münacaat ettiğini bilseydi, gözleri sağa-sola kaymazdı. Göklerin kapısı namaz kılanlar için açılır.' Allah Teâlâ namaz kılan kulu ile meleklere karşı iftihar eder." (Gazali, İhya, Namaz Teşehhüd Bölümü)


İnsanoğlu, daha yüksek bir dereceye yükselme imkânına sahip olmak bakımından meleklerden ayrılır. Çünkü insanoğlu, Allah’ın emirlerini yerine getirmekle ve yasaklarından da sakınmakla sürekli Allah Teâlâ'ya yaklaşır. O, bu fırsattan devamlı istifade etmektedir. Melekler içinse makam artışı kapısı kapalıdır. Her bir meleğin muayyen bir rütbesi ve bir vazifesi vardır; ondan başkasına intikâl etmesi mümkün değildir. Onda gevşeklik göstermesi de düşünülemez. (bk. Gazali, a.y.)

Özetle, şeytan ve nefis gibi iki büyük düşmana karşı mücadele edip bu mücadeleyi kazananlarla Allah iftihar eder. Bu durum her zaman, her yaş ve her konu için geçerlidir, denilebilir.​
 

77- Meleklerden ve meleklerin görevlerinden bahseden hadisler

Meleklerden bahseden hadisler çoktur; bunlardan bir kısmı şöyledir:

Rasûlullah (s.a.s) hafaza meleklerinin vazifelerini anlattığı bir hadiste şöyle buyurur:
"Bir Müslüman bir rahatsızlığa düşünce Allah onu koruyan hafaza meleklerine şöyle emreder: Kulumun her gün ve gecede yaptığı iyiliklerin sevabını ona bu hastalık müddetince yazın." (Dârimî, Rikâk, 56).

"Gece melekleri ile gündüz melekleri sabah ve ikindi namazlarında bir araya gelirler. Allah bu meleklere 'Kullarım ne yapıyorlar?' diye sorar. Melekler; 'Onlara vardığımızda namaz kılıyorlardı, ayrıldığımızda da namaz kılıyorlardı.' derler."
(Buhârî, Ezân, 31, Mevâkit, 16, Nesâî, Salât, 21).

Cebrâil (a.s.) her şekle girebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) onu biri vahyin başlangıcında Hıra'dan Mekke'ye gelirken, diğeri Mirâc'dan dönüşte Sidretü'l-Münteha'da olmak üzere iki defa kendi aslî şekliyle görmüştür. (es-Saâtî, el-Fethu'r-Rabbânî, VIII, 5).

Cebrâil (a.s.) bazan da insan kılığına girerek Rasülullah (s.a.s.)'a vahiy getirirdi. Bu durumda çoğu kez yakışıklı ve genç bir sahabî olan Dıhye el-Kelbî'nin sûretinde görünürdü. (Tecrid-i Sarîh Tercümesi, IX, 35).

Cebrâil (a.s.) İsrâ ve Mirâc hadîsesinde Rasûlullah (s.a.s.)'a Mekke'den Kudüs'e ve oradan Sidretü'l-Münteha'ya kadar eşlik etmiştir. (Buhârî, Bed'u'l-Halk 6; Salât 1).
"İsrâfil'in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek ve dünya hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün canlılar dirilecek ve ahiret hayatı başlayacaktır. Sûr'un ilk üflenişine 'nefha-i ûlâ'; ikinci üflenişine 'nefha-i sâniye' denilir."

İsrâfil (a.s)'a Sûr'a üfüreceği için Sûr Meleği de denilmiştir. Peygamber (s.a.s)'e Sûr'un mahiyeti sorulunca şöyle demiştir: "Üfürülen bir boynuzdur." (Ahmed b. Hanbel, II, 196).

Peygamber (s.a.s); "İsrâfil Sûr'u tutmuş hazır bir şekilde kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor." buyurmuştur (Taberî, Câmiu'l-Beyân, VII, 211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azim, Mısır, t.y. III, 276).

İsrâfil (a.s)'ın ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.s) bazen onların ismi ile dua etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s) gece namazına kalktığında şöyle dua ederdi;
"Ey Allah'ım, Cebrâil, Mikâîl ve İsrâfil'in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve şehâdet âlemini bilen. Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm sahibisin. Beni izninle ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini sırat-ı müstakim'e kavuşturursun." (Müslim, Müsafîrûn, 200)

Tirmizi'nin rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'te Efendimiz (s.a.s) şöyle buyururlar:
"Muhakkak ki benim yer ehlinden iki vezirim, gök ehlinden de iki vezirim vardır. Yer ehlinden iki vezirim Ebu Bekir (ra) ve Ömer (ra), gök ehlindeki vezirim ise Cibril (as) ve Mikâil (as)'dır."(Tirmizi, Menakıb, 16)

Hz. Peygamber (s.a.s), Medine'ye hicret ettiği zaman Fedek Yahudilerinden Abdullah İbni Suriya bir kaç kişiyle birlikte gelir ve bazı sorular sorar. Hz. Peygamber (s.a.s), onların sorularını cevaplandırır. Yahudiler, cevapları olumlu bulurlar ve kabul ederler. Son olarak kendisine hangi meleğin vahiy getirdiğini sorarlar Hz. Peygamber (s.a.s)'de "Cebrail" cevabını verir. Yahudiler buna şiddetle itiraz ederler, "O bizim düşmanımızdır." derler . Gerekçe olarak Cebrail'in "kıtal ve şiddet", Mikail'in ise "müjde, ucuzluk, bolluk" getirdiğini ileri sürerler.​
 

78- Kadınların saçları açık olduğunda, bulunulan yere melek gelmez mi?

Sahih-i Buhari’de ilk vahiy olarak inen Alak suresinin ilk ayetlerinden sonra, Hz. Peygamber (asm)'in endişe duyduğu hususunda şu bilgilere yer verilmiştir:

Bunun üzerine Peygamber (asm) -kalbi titreyerek- eve döndü, Hüveylid kızı Hatice'nin yanına geldi. "Beni örtün, beni örtün." dedi. Üzerini örttüler. Nihayet korkusu gidip sakinleşti. Hatice'ye olup bitenleri anlattıktan sonra: "Başıma bir iş gelmesinden korktum." dedi. Hatice, ona: "Hayır, Allah'a yemin ederim ki O, seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetip kuvvetlendirir, akrabalarını ziyaret eder, misafiri ağırlar, muhtacın yükünü yüklenir, yoksula (el uzatıp) kazanç sağlar, hakkın katından gelen musibetlere karşı insanlara yardım edersin." dedikten sonra onu alıp amcası oğlu Varaka b. Nevfel'in yanına götürdü.

Varaka, cahiliye döneminde Hristiyanlaşmış bir kimse idi. İbranîce yazardı. İncil'in -Allah'ın müsaade ettiği kadarıyla- ayetlerini İbranîce yazardı. Yaşlı bir adam olup gözleri görmezdi. Hatice ona: "Ey Amcaoğlu! Kardeşin oğlunun sözlerine kulak ver." dedi.

Varaka da Hz. Peygamber (asm)'e hitaben: "Kardeşim oğlu! Neler gördün?" diye sordu. Hz. Peygamber de gördüklerini ona anlattı. Varaka dedi ki:
"Bu, Musa'ya inen namustur (Cebrail'dir). Keşke ben bu iş için genç olsaydım. Kavmin tarafından sürgün edileceğin zaman keşke hayatta olsam." Peygamber (asm):

"Onlar, beni sürgün mü edecekler?" diye sorunca, Varaka:

"Evet, senin getirdiğin dava gibisini getiren herkese mutlaka düşmanlık gösterilmiştir. Senin zamanına yetişebilirsem, mutlaka sana yardım ederim." dedi.
(Buhari, Bedu’l-Vahy, 3)

Bu hadiste görüldüğü üzere, Hz. Hatice, başka bir tecrübeye tevessül etmeden, bütün varlığıyla büyük bir güvenle şunları söylemiştir:
"...Allah'a yemin ederim ki O/Allah, seni asla utandırmaz. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetip kuvvetlendirir, akrabalarını ziyaret eder, misafiri ağırlar, muhtacın yükünü yüklenir, yoksula (el uzatıp) kazanç sağlar, hakkın katından gelen musibetlere karşı insanlara yardım edersin."

Hz. Peygamber (asm) ilk vahiy aldığı zaman İslam’da örtü meselesi diye bir şey söz konusu değildir. Tesettür emri ilk vahiyden yaklaşık 17-18 sene sonra emredildi. Buna göre, Müslüman kadınlar bu dönem içerisinde başlarını istedikleri zaman açabiliyorlardı. Bu hüküm Hz. Peygamberin eşleri için de geçerlidir.

Bu sebeple, meleklerin başı açık olan kadınların bulunduğu yere gelmemesi bir prensip olarak söz konusu olmadığını düşünüyoruz.

Bununla beraber, Hz. Hatice’nin Peygamber Efendimiz (asm)'in gördüğünün kim olduğunu test etmek üzere başını açması ve meleğin kaybolması, hadisini Taberani el-Evsat’ta rivayet etmiştir. Hafız Heysemi, bu rivayetin hasen olduğunu belirtmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 8/256; h. no: 13935)

Bu durum bütün melekler için değil, Hz. Cebrail aleyhisselam gibi bazı meleklere özel olabilir...​
 

79- Yüce Allah Hz. Adem'i yaratırken meleklerin, "Orada kan dökecek ve fitne çıkaracak birini mi yaratacaksın?" demelerini nasıl anlamalız?

Cenab-ı Hak, sual sormaları için izin verdiği zaman melekler istişare esnasında, “Orada kan dökecek ve fitne çıkaracak birini mi yaratacaksın?” diye sormuşlardır. Meleklerin bu suallerini itiraz mânâsında, -hâşâ- Allah’ı tenkit şeklinde düşünmemelidir. Çünkü meleklerin Cenab-ı Hakk'ın fiillerine itiraz etme kabiliyetleri yoktur. Onlar masum varlıklardır. Günah işlemezler ve işleyemezler de. Dolayısıyla, böyle bir itirazda bulunmaya masumiyetleri mânidir.

Öyleyse, meleklerin sual sormalarının hikmeti nedir?

Meleklerin daha önce şahid oldukları bir malumatları vardı. Nitekim daha önce yeryüzünde yaşayan cinler, dünyayı fesada vermişler, orada kan dökmüşler, zulüm yapmışlardı. Melekler bunları biliyorlardı. İnsanların da Allah’a isyan edeceklerinden, yeryüzünde tekrar fesat çıkaracaklarından korktular ve böyle bir sual sordular. Melekler bu bilgiye, ya Allah’ın bildirmesiyle vâkıf olmuşlar veya Levh-i Mahfuz’a bakıp oradan öğrenmişler yahut da insana gadabî ve şehevî kuvvetlerin verileceğinden anlamışlardır.

Meleklerin, insanın kan dökeceğini, fesat çıkaracağını bilmeleri cin topluluğu hakkında olup, daha Hz. Adem (as)'den önce yaratılmış bir insan topluluğu bulunmamaktadır.​
 

Saat

Forum Görünümü

Konular
55.413
Mesajlar
136.120
Toplam kullanıcı
6.098
Son üye
oxenon.com
Geri
Üst